Mehmet Bedri Gültekin’in Ergenekon davasındaki savunması

Silivri Cezaevi’ndeki büyük duruşma salonunda İstanbul Özel Görevli 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nce görülen ve Aydınlıkçılar davası olarak bilinen davanın 2. duruşmasında, yargılanmakta olan İşçi Partisi Merkez Karar Kurulu Üyesi Mehmet Bedri Gültekin’in savunması başladı.
Gültekin, Savcıların suçlamalarının tamamının yasal bir partinin çalışmaları çerçevesinde olduğunu, savcıların bu suçlamalarla, kendini, partilerin faaliyetlerinde kanuna aykırılık olması durumunda yargılamakla görevli Anayasa Mahkemesi yerine koyarak, bu yetkilere tecavüzde bulunduğunu söyledi.
“AKP’ye muhalefet etmenin suç sayıldığını” belirten Gültekin, şunları söyledi:

Sayın Başkan
Sayın Yargıçlar
Tutukluluğumuzun dokuzuncu ayında İddianamemiz hazırlandı. 93 sayfalık iddianamede, bizimle ilgisi olmayan veya herhangi bir suç isnadında bulunulmayan yazı ve konuşmaları çıkarırsak geriye suçlama konusu yapılan 3 basın toplantısı kalıyor.
Bu basın toplantılarından birini ben yaptım. 17 Ekim 2009 günü Recep Tayyip Erdoğan ile zamanın KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat arasında 2004 yılında geçtiği anlaşılan bir telefon konuşmasını, basın toplantısıyla milletimize açıkladım. Sözkonusu telefon konuşmasının burada da dinleyeceğiz. Görülecektir ki benim basın toplantısı ile açıkladığım ne bir devlet sırrıdır, ne de özel hayata ilişkindir. Tam tersine Cumhuriyet Savcılarının harekete geçmeleri gereken önemli bir “suç”u açıklamışım.
Aydınlık dergisi basın toplantımı geniş haber yaptı. Ama sadece Aydınlık dergisi değil, birçok gazete ve televizyon basın toplantımı haber yaptı, duyurdu. İstanbul, Beşiktaş’taki Özel Görevli Savcılar harekete geçtiler, Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım ile Ulusal Kanal İstihbarat Şefi Ufuk Akkaya’yı gözaltına alıp tutukladılar. Basın toplantısı yapan ben olduğum halde hiçbir savcı, ifademe başvurmak ihtiyacı duymadı.
Peki ne oldu de aradan tam iki yıla yakın bir zaman geçtikten sonra, 2009 yılının Ekim ayındaki o basın toplantısından dolayı gözaltına alınıp, tutuklandım. Cevabı iddianamede bulunuyor:
“Deniz Yıldırım ve Ufuk Akkaya hakkında kamu davası açılmasına rağmen, dosya şüphelileri olan örgüt mensuplarının aynı faaliyeti devam ettirmeleri, işlenen suçun bireysel olmayıp örgütsel bir suç olduğunu gösterdiği gibi örgütün bu konudaki kararlılığını da göstermektedir.” (İddianame, s.7)
Ne yapmışız da “suç işlemedeki kararlılığımızı” göstermişiz? Tayyip Erdoğan’ın akçeli işlerinin peşine düşmüşüz. Bir işadamı ile olan para ilişkisini açıklamasını istemişiz. Bir başka telefon görüşmesinde Başbakana, “Üçe kapayın” talimatıyla hangi işi bağladığını sormuşuz. Hükümetin Bakanı Ali Babacan’ın bir fındık tüccarı ile 500 bin fındık üreticisinin aleyhine nasıl olup da beraber hareket edebileceğine dikkat çekmişiz.
Kısacası Parti olarak AKP iktidarına karşı, bu iktidarın kanunsuzluklarına karşı mücadele etmişiz ve bundan dolayı suçlanıyoruz.
Sayın Yargıçlar,
Ne yaptığımız basın toplantıları, ne de bu basın toplantılarında halka açıkladığımız konuların bizim açımızdan suçla bir ilgisi yoktur. Ama basın toplantılarımızın AKP açısından çok vahim suçlara işaret ettiği ise bir gerçektir.
Bu dava, 2008 yılında Genel Başkanımızın tutuklanması ile başlayan ve İşçi Partisi’ni Cumhuriyet tarihinin en büyük tertibine teslim alma çabasının devamıdır. Genel Başkanımız ve diğer yöneticilerimiz tutuklandı ama İşçi Partisi mücadelesine devam etti. Onun için bu dava İşçi Partisi’ni ülkesine ve halkına sorumlu bir Parti olarak mücadelesinden vazgeçirme davasıdır.

Sayın Başkan,
Sayın Yargıçlar
Bir siyasi parti, program ve politikaları doğrultusunda faaliyette bulunur. Örgütlenir. Bu amaçla siyasi çalışmalar yapar, basın toplantıları düzenler. Panel, konferans vb. gerçekleştirir. Görüşmeler yapar.
Siyasi partileri, bütün bu faaliyetleri nedeniyle, kanuna aykırılık olması durumunda yargılamaya yetkili olan Anayasa Mahkemesidir. Çünkü burada bireysel bir suç bulunmuyor. Parti faaliyeti var ve bundan dolayı bize yöneltilen suçlama, Parti kapatma nedenleriyle örtüşüyor.
İddianameye baktığımız zaman, Partimizle ve şahsen bizimle hiçbir ilgisi olmayan konular dışında, yaptığımız basın toplantılarının, AKP iktidarına karşı yürüttüğümüz muhalefetin, Partimize üye kazanmak için yaptığımız çalışmaların, vatanımızı savunmak için geliştirdiğimiz politikaların, seçim çalışmalarımızın; bütün bu çalışmaları basın yayın organları aracılığı ile duyurmak istememizin ve nihayet Parti faaliyeti içinde yöneticilerimizin, üyelerimizin kendi aralarında ve diğer yurttaşlarla yaptıkları konuşmaların suç sayıldığını görüyoruz.
Kısacası suçlama konusu yapılan bütün “fiillerimiz” Parti kararları uyarınca icra edilmiştir. Bütün konuşmalarımız Parti faaliyetleri çerçevesindedir. Partiden ayrı olarak ele alınabilecek, kişisel tek bir eylem, konuşma, görüşme vb. yoktur.
İddia makamı bu iddianameyle AKP iktidarına muhalefet etmeyi suç saymıştır.
İddia makamı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görevini gasp etmiştir. Mahkemenizin de bu yargılamayı yapması demek Anayasa Mahkemesinin yetki alanına tecavüz etmesi demektir.

I. İŞÇİ PARTİSİ’NİN SUÇ OLARAK DEĞERLENDİRİLEN FAALİYETLERİ

1. AKP Hükümetini eleştirmek
İddianamede, bizim “milli bir meseleye sahip çıktığı imajı oluşturarak, sözde bu konuda basın açıklamaları, seminer ve konferans tarzı etkinliklerde bulunduğumuzu”, ama bu “etkinliklerde Ermeni soykırımı ile ilgili bilgilerden ziyade mevcut hükümeti eleştiren konuları işlediğimizi” söylenmektedir. (İddianame, s. 33)
Bizim, emperyalistlerin Ermeni soykırımı yalanına karşı yürüttüğümüz mücadeleyi, bir AKP yöneticisinin çıkıp bu şekilde eleştirmesi anlaşılabilir. Böyle bir eleştiriyi AKP yöneticisi de yapsa içeriği yanlıştır ama anlaşılabilir. Bir Cumhuriyet Savcısı ise, kendisini AKP yöneticisinin yerine koyarak İşçi Partisi’nin faaliyetlerini değerlendiremez, suçlama konusu yapamaz.
Kaldı ki iktidarın politikalarını, faaliyetlerini, duruşunu eleştirmek, karşı politikalar geliştirmek bir muhalefet partisi olarak asli görevimizdir.

2. AKP’nin yasadışı eylemlerin odağı haline geldiğini saptamak
İddianame, Genel Başkan Yardımcımız ve İstanbul İl Başkanımız Sayın Erkan Önsel ile AKP hakkında Anayasa Mahkemesinde açılan dava üzerine yaptığımız konuşmayı suç saymıştır.(İddianame, s.48)
Tayyip Erdoğan’ın, bizzat kendisinin, bizim saptayabildiğimiz kadarıyla 36 yerde ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin Eşbaşkanı olduğunu, kendisine “bu görevin verildiğini” söylemesini, kamuoyunun gündemine biz getirdik.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin bırakalım Başbakanını, herhangi bir görevlisi bile yabancı bir devletten görev alamaz. Parti olarak gerekli suç duyurularını yaptık. (EK -1) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasanın ve yasaların gereğini yaptı. Esas hakkındaki mütalaasına, Tayyip Erdoğan’ın BOP Eşbaşkanlığı konusundaki itiraflarını aldı.
Tayyip Erdoğan ise kameralar önündeki onca itirafına rağmen Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu savunmasında BOP Eşbaşkanlığını inkâr etti. Yani “Yalan”ı imzaladı.
Sonuç olarak bilindiği üzere Anayasa Mahkemesi AKP’nin laikliğe karşı eylemlerin odağı haline geldiğine hükmetti. Buna rağmen bu Partinin kapatılmaması ve Cumhuriyetimizi yıkma görevini tamamlamasına müsaade edilmesi bir hukuk ucubesidir. Bu vebalin ağır bedelini şimdi milletçe ödüyoruz ve öyle görünüyor ki ödemeye devam edeceğiz.
Ama İşçi Partisi’nin bu olayda vatana ve millete olan sorumluluklarını Anayasal çerçevede ve Siyasi Partiler Yasasına uygun olarak yerine getirdiğinden şüphe yoktur. Bundan dolayı suçlanamayız.

3. Partiye üye kazanmak için çalışmak
İddianame toplumumuzun öncü unsurlarını Partimize üye yapmak için çalışmamızı suç saymıştır:
“Sonuç olarak; toplum nezdinde bir konumu olan ve bulunduğu çevreyi etki altına alabilecek kişilerin “öncü” kişiler olarak tanımlandığı ve bu kişilerin İşçi Partisi’ne üye olmalarının sağlanmasına dönük planların ve görevlendirmelerin yapıldığı…” (İddianame, s. 34)
İşçi Partisi’nin 7. Genel Kurultayı’nda alınan, öncüleri üye yaparak Parti’yi büyütme kararı da suçlama konusu yapılmıştır:
“Öncüleri Partileşme Harekâtı’nın amacı: ‘Hedef yüzlerce öncü şahsiyeti Partimize üye yaparak, 7. Kongremize hep birlikte gerçekleştirmek ve bir Milli Hükümet seçeneğinin ilk örgütsel adımını atmaktır.’ şeklinde belirtildiği tespit olunmuştur.”
İşçi Partisi’nin bütün karar ve bildirileri ile alınan kararlar doğrultusunda gerçekleştirdiği eylemler, yasa gereği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının incelemesinden geçmektedir.
Sayın Yargıçlar,
İddia makamı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının doğal parti faaliyeti olarak gördüğü çalışmayı, “Terör örgütü faaliyeti” saymıştır.
Üye kazanmak partilerin asli faaliyetidir. Bir siyasal parti, katıldığı, önderlik ettiği toplumsal ve siyasal mücadeleler içinde kendini halka tanıtır ve üye kazanır. Böyle bir faaliyeti suç olarak değerlendirmek için, anlaşılan AKP’nin “ileri demokrasisi” gerekiyor.
Öte yandan İşçi Partisi devrimci bir partidir. Üye kitlesini bir “kalabalık” olarak görmez. Sistem partilerinin aksine, Tüzük ve Programını benimseyen halk önderlerini üye yapmaya özen gösterir. Onun için İşçi Partisi’nin üyeleri ideolojik ve siyasal bakımdan bulundukları çevreye önderlik edebilecek kişilerdir. Yani “öncü”dürler.
Bütün bunların suçla ilgisi yoktur. İddianame anayasal bir hak olan örgütlenme hakkının kullanılmasını suç saymaktadır.

4. Seçimlerde iktidara talip olmak ve kuracağımız Milli Hükümetin listesi ile halkın önüne çıkmak:
İddia makamı 2007 Genel Seçimleri öncesinde, seçim kampanyamız çerçevesinde ilan ettiğimiz Milli Hükümet listemizi suç kanıtı saymıştır. (İddianame, s.32)
İşçi Partisi ciddi ve sorumlu bir partidir. İktidar olduğu takdirde kuracağı hükümetin uygulayacağı programı ve bu hükümette yer alacak bakan adaylarını açıklaması, milletimize duyduğumuz sorumluluğun gereğidir.
Ayrıca bu tutum, Partimizin başka hiçbir partinin cesaret edemeyeceği kadar şeffaf olduğunu gösterir. Partimiz yıllar içinde kadrolarını hazırlamış, ülkemizin en değerli aydın birikimiyle birleşmiş ve ülkeyi yönetmeye hazır hale gelmiştir. Açıkladığımız Milli Hükümet listesi bunun kanıtıdır.
Bir parti açısından iktidar olmaya hazırlanmanın suç ile bir ilgisi olamaz. Bir partinin seçim çalışmalarında Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu hükümlerine aykırı faaliyette bulunup bulunmadığını denetleme yetkisi de Yargıtay Cumhuriyet başsavcılığındadır. Milli Hükümet Programımız ve hazırladığımız liste ile ilgili olarak hiçbir suçlamaya maruz kalmadık. Özel Görevli Savcılar, Başsavcılığın yasalara aykırılık ve suç görmediği eylemlerde, suç görmektedir.
Aynı şekilde, 2011 seçimlerinde bağımsız aday olan Genel Başkanımız, gene bağımsız aday olan emekli askerlere ortak bir bildiri çıkarma önerisini yaptığı mektup da suç sayılmıştır. (İddianamem, s. 22) Genel Başkanımız 12 Haziran 2011 milletvekili seçimleri için yaptığı bu ortak bildiri önerisini daha sonra kendi imzası ile bildiri olarak çıkararak hayata geçirdi. Savcılar gene bir yetki gaspı yapmışlardır. Seçim çalışmalarından hareketle suç üretmeye kalkmışlardır.

5. Görüşlerimizi basın yayın organları aracılığıyla duyurmak
İddia makamı Genel Başkanımızın hazırlamış olduğu bir yazı dizisini Cumhuriyet gazetesinde yayınlatmak istememizi de suç ve bizim Cumhuriyet gazetesini ele geçirmek istememizin bir kanıtı saymıştır. (İddianame, s.50-51)
Böyle bir suç olamaz. Bütün siyasi partiler görüşlerini halka ulaştırmak için basın yayın organları ile ilişkiler kurarlar, görüşürler, kendilerini anlatırlar. Basının değerlendirmesi için materyal hazırlarlar. AKP bu amaçla basının büyük çoğunluğunu yandaş yaptı. Geri kalanının da önemli bir kısmını baskı ve tehditle teslim aldı. Yasadışı olan AKP’nin bu faaliyetleridir.
Arkamızda kalan dönemde, Türkiye’de basın yayın alanında asıl “suç”un, Ergenekon tertibinin de arkasındaki güç olan ABD tarafından işlendiğini biliyoruz. Bu gerçek ABD Dışişleri Bakanlığı’nın kendi iç yazışmaları ile kanıtlanmıştır.
Wikileaks tarafından açıklanan ABD Dışişleri Bakanlığı ile Ankara’daki büyükelçilik arasındaki iç yazışmalar işlenen suçu bütün çıplaklığı ile gözler önüne seriyor. ABD Büyükelçisi Robert Pearson’un bakanlığa gönderdiği 22 Mart 2003 tarihli kriptoda, önce Türk Ordusu içinde Amerika’ya karşı olan generaller isim isim sayılmış, -bu isimlerin tamamına yakını bugün tutuklu olarak yargılanmaktadır- ve çare olarak; “Bu bakımdan değerlendirildiğinde güçlü bir medya grubunun oluşturulmasına acilen ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ihtiyaç acilen giderilmelidir.” (Aydınlık, 26 Nisan 2012)
Sayın Yargıçlar
Bir devlet, başka bir egemen devletin içinde “güçlü bir medya grubu” oluşturabilir mi? Bu suç değil midir? Aradan geçen süre içinde ABD’nin bu amacını gerçekleştirdiğini görüyoruz. Arkada kalan yıllarda ülkemizdeki basın-yayın organlarının önemli bir kısmının el değiştirdiğini biliyoruz. Washington’da düğmesine basılan Ergenekon operasyonu için özel olarak çıkarılan gazetelerin varlığını da bütün Türkiye biliyor. “Türk milleti adına yargılama yapan” kurumların görevi işte asıl bu suçun peşine düşmektir.
İşçi Partisi’nin basın yayın organları ile olan ilişkisi yasaldır. Bu ilişkiden “suç” çıkarılamaz.

6. Genel Başkanın parti yöneticileriyle görüş alışverişinde bulunması
İddianame, İşçi Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’in diğer Parti yöneticileri ve üyeleriyle olan görüşmelerini ve Parti çalışmaları çerçevesinde verdiği talimatları, “silahlı terör örgütü faaliyeti” saymaktadır. (İddianame, s. 15, 16, 22, 31, 36, 37, 44 vd.)
Anayasal güvence altında olan ve yasalara göre faaliyet gösteren bir partinin Genel Başkanının Parti yöneticisi arkadaşlarıyla olan ilişkilerini böyle nitelemek hukuku hiçe saymaktır.
Oysa Genel Başkanımız ve avukatlarımız, mahkemeniz tarafından görülmekte olan Ergenekon davasının daha en başında, ortaya konan iddiaların Anayasa Mahkemesi’nin yetki alanına girdiğini, dolayısıyla parti kapatma nedenleri ile örtüşen fiillerle ilgili kovuşturmayı bekletici ön mesele olarak kabul ederek dosyanın Yargıtay Başsavcılığı’na gönderilmesini ve buna bağlı olarak İşçi Partisi ile ilgili kovuşturmanın Anayasa Mahkemesi’nden karar gelene kadar durdurulmasını istemişlerdi.
Sayın Yargıçlar, ellerinizdeki iddianame bu talebin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha göstermiştir.
İddia makamı 21 Mart 2008 tarihinden bu yana tutuklu bulunan Genel Başkanımızın çeşitli parti yönetici ve üyelerine bildirdiği görüşlerini de suç kanıtı saymıştır.
Her şeyden önce Genel Başkanımız hükümlü değil, tutukludur. Tutuklu iken Parti Genel Başkanı olmasının önünde yasal bir engel yoktur.
Hal böyle olunca, bir Genel Başkanın çeşitli konularda görüşlerini Partisine iletmesini “Silahlı Terör Örgütünün faaliyeti” olarak değerlendirmek yasa dışıdır. İddia makamının yasaları istedikleri gibi çiğneme özgürlükleri olamaz.
Sayın Doğu Perinçek 17-18 Nisan 2010 günü toplanan Partimizin VIII. Genel Kurultayı’nda oybirliği ile yeniden Genel Başkan seçilmiştir. Ve koşulların ve yasaların el verdiği ölçüde Genel Başkanlık görevini yapmaya devam etmesi en doğal ve yasal hakkıdır.
Ama bunun yanı sıra tarihe not düşmek açısından belirtmeliyim ki, Genel Başkanımız her zaman değerlendirmemize sunduğu görüşlerinin, bir “talimat” olmadığını, hapishaneden “talimatla” parti yönetilemeyeceğini, kendi görüşlerini de göz önüne alarak Parti yönetiminin kararını kendi iradesiyle alması gerektiğini belirtmiştir.
Bununla birlikte bizim, faaliyetlerimiz ve işleyeceğimiz politikalarla ilgili olarak Genel Başkanımızın görüşünü almamızdan daha doğal bir davranış olamaz. Kaldı ki, “Genel Başkan”, Siyasi Partiler Kanunu’na göre Partinin organıdır. Tıpkı Genel Kongre, Merkez Karar Kurulu, Merkez Yürütme Kurulu ve Merkez Disiplin Kurulu gibi. İddia makamı iddianamesiyle, Siyasi Partiler Kanunu’nu da hiçe saymaktadır.

7. Basın toplantıları yapmak
93 sayfalık iddianamedeki biricik somut suçlama, yaptığımız basın toplantılarıdır. 17 Ekim 2009 günü Recep Tayyip Erdoğan ile zamanın KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat arasındaki telefon konuşmasını, düzenlediğim bir basın toplantısı ile basına açıkladım. İki gün sonra 19 Ekim’de ise ikinci bir basın toplantısı düzenledim, Başbakan Erdoğan ile Mehmet Ali Talat arasındaki telefon görüşmesinin ses kaydını basın mensuplarına dinlettim. 25 Ekim günü Genel Başkan Yardımcımız ve İstanbul İl Başkanımız Sayın Erkan Önsel, Recep Tayyip Erdoğan ile işadamı Remzi Gür arasında geçen telefon konuşmasını, 8 Haziran 2011 günü ise Cumhuriyet Güçbirliği listesinden Trabzon bağımsız adayı olan Sayın Bülent Baş, Devlet Başkanı Ali Babacan ile Cüneyt Zapsu arasında geçen telefon konuşmalarını basına açıkladılar.

7. 1 Öncelikle bilinmesi gereken gerçek şudur: Açıkladığımız telefon görüşmeleri gizli değildir. Biz basın toplantıları ile açıklamadan aylar önce internet ve basın aracılığı ile duyurulmuşlardı. Vatan gazetesi 27 Mart 2009 tarihinde internet sitesinde, 28 Mart 2009 tarihinde sürmanşet haberi olarak Erdoğan’ın ses kaydının olduğunu haber yapmıştı. Haberin içeriğinden de anlaşılacağı üzere ses kayıtları birçok kişi ve basın kuruluşuna e-posta yoluyla gönderilmiş ve yüzbinlerce kişinin üye olduğu paylaşım portalı Rapidshare adlı internet sitesine yüklenmiştir. Yine aynı tarihte http://www.internethaber.com ve http://www.haberciniz.biz adlı internet sitelerinde telefon kaydı haberleri çıkmıştır. (EK-2)
İddianamede yer alan ve 1 Temmuz 2008 günü ADD’de yapılan aramada CD’ye kayıtlı olarak ses kayıtlarının bulunması ise, eğer gerçekten orada bulunmuşsa bu kayıtların çok önceden farklı adreslere gönderildiğini kanıtlar. Dolayısıyla internet ortamında ve basında aylar öncesinden dolaşmakta olan ses kayıtlarının ilk defa bizim tarafımızdan açıklandığı iddiası gerçek dışıdır.
7.2 Açıkladığımız bilgi özel hayata ilişkin değildir ve devlet sırrı da olamaz. Başbakanlığın; telefon konuşması ile ilgili olarak “Devletin iç ve dış yararları bakımından gizli kalmış bilgilerden olduğu” şeklindeki açıklaması, gerçekte Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı işlenmiş bir suçu gizleme çabasından ibarettir.
Telefon konuşmasından da açıkça anlaşılacağı üzere, Recep Tayyip Erdoğan diplomatik ilişki kurduğumuz KKTC devletinin Cumhurbaşkanı olan Sayın Rauf Denktaş’ın aleyhine, o devletin Başbakanı Mehmet Ali Talat ile birlikte tertip içindedir. Sayın Rauf Denktaş’ın aleyhine çalışmaktadır.
Aradan geçen sekiz yıldan sonra artık kanıtlanmıştır ki, Kıbrıs Türk’ünün ve KKTC’nin aleyhine olan Annan Planını hayata geçirmek için gizli iş çevirmektedir. O tarihlerde İsviçre ve ABD’de yapılan uluslararası görüşmelerde olan Sayın Denktaş, arkadan hançerlenmektedir.
Böyle bir konuşmayı açıklamak İşçi Partisi’nin görevidir. Bu görevi yerine getirmemek, sorumsuzluk olurdu.
Sayın Yargıçlar,
Bir ülkede siyasi partiler işte bunun gibi devletin ve milletin hayatını ilgilendiren önemli konularda görüşlerini açıklayarak, tavırlarını koyarak görev yaparlar, yapmalıdırlar. İşçi Partisi, parti olmanın gereğini yapmıştır.

Savcılar gerçek suçluları araştırmalıdır

Sayın Denktaş ile ilgili ses kaydı başta olmak üzere bütün diğer ses kayıtları aslında bir suç ihbarıdır. Dış politikada Türkiye’nin çıkarlarına aykırı gizli faaliyet yürütülmüş, Başbakan bir işadamıyla açıklanmaya muhtaç akçeli ilişkiler geliştirmiş ve hükümette yer alan bir bakan bir fındık tüccarı ile, 500 bin üreticinin ve bu üreticilerin örgütü Fiskobirlik aleyhine faaliyette bulunmuştur.

Cumhuriyet Savcılarının görevi işte bu suçları araştırmaktır. Özel Görevli savcılar ise suçu bırakmış, suçu ve suçluları açıklayan bizlerin peşine düşmüşlerdir.

Dinlemeyi kim yaptı?
İddianamede, hiçbir kanıta dayanmadan dinleme kayıtlarının 2004 yılında jandarma tarafından yapıldığını ve örgüt ilişkileri çerçevesinde bize aktarıldığını iddia ediliyor.
Kayıtların kim tarafından yapıldığını bilemeyiz ama kim tarafından yapılırsa yapılsın, yapanların sözkonusu kayıtları bize ulaştırdığı gerçek değildir. Bunu tarih önünde kesin olarak belirtiyorum. İşçi Partisi bu kayıtları jandarmadan ya da askerden almadı. Onlarla bağlantılı olabilecek kaynaklardan da almadı. Kaldı ki iddiayı doğrulayan bir kanıt yoktur. Gerçekte ülkemizde son yıllarda basın ve internet dünyası, gizlice kaydedilmiş konuşmalar ve görüntüler ile dolup taşmaktadır.
– CHP Eski Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal’ın özel hayatına ilişkin görüntüler.
– Tam seçim öncesinde, MHP’yi baraj altına iterek AKP’yi Meclis’te üçte iki çoğunluğa sahip kılmak amaçlı, bu partinin yöneticilerine ait özel hayat görüntüleri.
– Genelkurmay Başkanlığında komutanlar arasında yapılan konuşmalar (defalarca).
– Genelkurmay Başkanı Orgeneral Koşaner’in ses kaydı.
– Harp Akademileri Komutanı Yardımcısı Korgeneral Selahattin Uğurlu ve Genelkurmay İstihbarata Karşı Koyma Başkanı Tümgeneral M. Mutlu Arıkan’a ait ses kayıtları.
– CHP eski Genel Sekreteri Önder Sav’ın çalışma odasında misafiri ile yaptığı konuşmayı tespit eden ortam dinlemesi.
– Yargıtay hakimlerinin odalarının dinlenmesine ilişkin ses kayıtları.
– İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin ile Özel Görevli 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Köksal Şengül’ün dinlenmesi.
– Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Sayın Osman Paksüt’ün dinlenmesi vb. vb.
– İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ve Edirne Belediye Başkanı Hamdi Sedefçi’nin dinlenmesi.
Bütün bu kayıtlar yandaş basın ve yayın kuruluşları aracılığı ile yayınlandı. İnternet ortamında dolaşıma sokuldu. Bir listesini yapmaya kalksak sayfalara sığmaz. (EK-4)
Üstelik sözünü ettiğim telefon kayıtları ve özel hayat görüntülerinin yayınlanmasında hiçbir kamu yararı yoktur. Tersine bazı insanlar mağdur edilmekte ve bazı çevreler yarar elde etmektedir. Yani açık bir suç vardır. Mağdur olanlar suç duyurusunda da bulunmuşlardır. Ama yine de Özel Görevli Savcılar harekete geçmemişlerdir.

Sayın savcılar neredeyse her gün gazete sayfalarına yansıyan ve televizyonlardan yayınlanan bu kanunsuzluklardan herhangi birisini araştırdılar mı? Araştırmadıklarını biliyoruz.
Bu dinlemeleri kim yaptı? AKP’nin kurucularından ve 2007 yılına kadar AKP hükümetlerinden Bakan olarak görev yapan Sayın Abdüllatif Şener 18 Kasım 2009 günü Show Tv’de katıldığı programda şöyle konuştu:
“Dinlemeleri bizzat Erdoğan’ın başında olduğu ekip yönetiyor. TİB’deki düzenlemeleri odacısına kadar Ulaştırma Bakanı ile birlikte yaptılar. Ekipler İsrail’de özel olarak yetiştirildi. Ama dinleyeni dinlerler. Görev verdiği adamlar kendisini dinledi. Yakın çevresi şantaj için dinlemiş olabilir. TİB’in yaptığı ise tamamıyla yasadışı dinlemedir. Bu yeni bir Susurluk olayıdır.”
Sayın Yargıçlar,
Sayın Şener’in konuştuğu tarihe dikkatinizi çekiyorum. Ben basın toplantısı yaptıktan bir ay, Erkan Önsel arkadaşım basın toplantısı yaptıktan 3 hafta sonra, Tayyip Erdoğan’ı “görev verdiği adamlar dinledi” diyor. Abdüllatif Şener’in, Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinde uzun süre bakanlık yapmış ve şimdi de bir partinin Genel Başkanı olan bir kişinin, bir imzasız e-posta kadar değeri yok mudur? İddianamede hiçbir kanıt göstermeden suçlama yapılabiliyor ama yıllarca Tayyip Erdoğan’ın yanı başında çalışmış olan bir Bakanın söyledikleri duyulmuyor.
Sayın Abdüllatif Şener’in tanık olarak dinlenmesini talep ediyorum.
Bütün bu dinlemeler ve görüntü kayıtları ancak devlet içine sızmış ve ellerinde büyük teknik olanaklar ve yetkiler olan birileri tarafından yapılabilir. İddia makamı, birkaçını yukarıda sunduğumuz dinlemeleri yapanlar ile Recep Tayyip Erdoğan’ın telefon konuşmalarını dinleyenlerin aynı merkez olmadığını nereden biliyor?
Oysa bütün bu dinlemeleri yapan “merkez”, Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarını da dinlediğini, izlediğini tehdit amacıyla zaman zaman açıkça yazmaktadır. (EK-5)
Bütün şöhretini Beşiktaş Adliyesi’ne taşıdığı bavula borçlu olan “gazeteci”, arkada kalan aylar içinde doğrudan Tayyip Erdoğan’a yönelik ve istedikleri gibi hareket edilmezse elindeki belgeleri açıklayacağını duyurduğu iki yazı kaleme aldı. 13 Şubat tarihli köşe yazısında Bavulcu Yazar; “Ankara’ya rağmen MİT’de önümüzdeki aylarda temizlik yapılacağını” ve bu temizlik sürecinde “olacakları” şöyle sıralıyor.
– Araca yerleştirilen uzaktan kumandayla aracın kilitlenmesi sonucu yaşanan bir cinayet. Cinayet sonrası araçta yapılan temizlikler ve kaybolan çok önemli bir doysa.
– MİT-KCK yapılanmasıyla ilgili olarak “ortalıktaki toz bulutu kalktığı anda, ıslak imzalı bir belge ortaya çıkarsa; bugün konuşanlar o gün neler diyecekler?”
– “Bavulcu”, 19 Aralık 2011 günü ise Tayyip Erdoğan’a hitaben şöyle yazdı: “Ak Partili bir ismin 2004 yılında İsviçre’ye neden gittiğini, gelirken yanında bulunan vazilde kaç milyon dolar olduğunu, bu paranın neden Türkiye’ye getirildiğini doğrusu merak ediyorum.”
Sayın Yargıçlar,
Bir gazetecinin iki köşe yazısından aktardığım bu bilgiler neyi gösteriyor? Çok açıktır ki bir “merkez”, Tayyip Erdoğan’ı da izlemekte ve bir tarafa belge depolamaktadır. Ve eldeki belgelerin ucunu göstererek hükümete şantaj yapmaktadır.
Peki bavulcu gazetecimizin yukarda ifşa ettiği vahim belgeler konusunda Özel Görevli Savcılarımız ne yaptılar?
Bir cinayetten bahsediliyor ve son derece önemli belgeler içeren bir çanta götürülmüş.
Oslo’da PKK ile yapılan görüşmeler ile ilgili ıslak imzalı bir belgeden söz ediliyor. Ve Ak Partili bir şahsın İsviçre’den valiz içinde milyon dolarlar getirdiği iddia ediliyor.
Hepsi de vahim suçlar. Cinayet var. Ülkenin varlığına karşı işlenmiş suç var. Yurtdışında gizli hesap açmak, buradaki parayı gizli yollardan Türkiye’ye getirmek ve bu parayı parti faaliyetinde kullanmak var. Hepsi suç, hepsi örgütlü suç ve hepsi kesinlikle Özel Görevli Savcılarımızın yetki alanına giriyor.
Ama suçların vahameti kadar önemli olan, illegal faaliyet yürüten bir merkezin, hükümetin ve MİT’in faaliyetlerini izlediği, belge topladığı ve bu belgeleri bir yerde muhafaza ettiğidir.
İşte dinlemeleri yapan “merkez” kendisini bu şekilde ele veriyor.

Sayın yargıçlar
Biz İşçi Partisi olarak, herhangi bir şekilde bize ulaşan bilginin kaynağına değil, o bilginin açıklanması durumunda ülkeye ve halka bir yarar sağlayıp sağlamadığına bakarız. Ülkenin ve halkın yararına ise açıklarız. Bu kadar basit.
Kanıtların bize, bütün partilere ve basın organlarına olduğu gibi 2009’da gönderilmesi, bizim bu kayıtları yapan ve dağıtanlarla örgütsel ilişkimiz olmadığını kanıtlıyor.
Çeşitli yollarla elimize geçen belgelerin kaynağına değil de; doğruluğuna ve yanlışlığına, açıklanmasının ülke ve halk yararına olup olmayacağı açısından baktığımızın örneklerini geçmişte de yaşadık. Mehmet Eymür’ün 1988 ve 1996 yılında çeşitli hesaplarla hazırladığı ve kamuoyunda Birinci ve İkinci MİT Raporu olarak bilinen raporlar, her iki seferinde de bütün basın yayın organlarını dolaştıktan sonra bize geldi. Biz her iki rapor olayında da açıklanması durumunda neler olabileceğini, kimin kazançlı kimin zararlı çıkacağı açısından baktık. Her ikisinde de Türkiye’nin kazançlı çıkacağını düşündük ve açıkladık. Sonuç düşündüğümüz gibi oldu. Devlet ve MİT içine sızmış olan CIA ile bağlantılı bir ekip her iki seferinde de açığa çıktı ve tasfiye edildi.
CIA ile iş tutan Mehmet Eymür’ün bize olan hıncı buradan kaynaklanıyor.
Eğer bu kayıtları yapan merkezle herhangi bir bağlantımız olsaydı biz, 2004 yılında kaydedilen bir görüşmeyi kamuoyuna açıklamak için, 2009 yılına kadar beklemezdik. 2004 yılında eğer bu telefon konuşmaları elimizde olsaydı, hiç kimsenin şüphesi olmasın, hemen açıklardık. Eğer böyle bir olanağımız olsaydı, yani Türkiye, Tayyip Erdoğanların suçunu 2004 yılında öğrenebilseydi, hiç kimsenin şüphesi olmasın 2007 seçimlerinin sonucu çok daha farklı olabilirdi.
2009 yılında telefon kayıtlarının bize ulaşması üzerine ilk tepkimiz derhal bu bilgileri halka açıklamak oldu. Suç kanıtı olarak iddianamede yazılan bu kadar önemli bir bilgiyi, Genel Başkanımızla paylaşmamamız ve onun görüşlerini almamamız düşünülemezdi. Bir siyasi partinin yapması gerekeni yaptık. Anayasa’nın ve Siyasi Partiler Kanunu’nun bize tanıdığı haklar çerçevesinde bir yönetim organı olan Genel Başkanımızla önemli bir parti faaliyetini görüştük. Burada suç yoktur.

8. Kitle örgütlerinde çalışma ve İşçi Partisi
İddianamede İşçi Partililerin kitle örgütleri içinde çalışma yapması da suç kanıtı olarak yazılmış. Atatürkçü Düşünce Derneği içinde Partililerimizin olmasını, bu önemli demokratik kitle örgütü hakkında değerlendirmeler yapmamızın ve önerilerde bulunmamızın, Ergenekon Terör Örgütü ile ilişkimizi ele verdiğini söylüyorlar.
Sayın Yargıçlar,
İşçi Partisinde sadece ADD ile ilgili değerlendirmeler ve bu kitle örgütü içinde çalışan Partililerin raporları yoktur. İşçi Partisi’nde bütün sendikalara, meslek odaları ve demokratik kitle örgütleri ile ilgili raporlar, her zaman bulunur. Bir siyasi partinin kitle örgütleri politikasının olmaması ve bu alanda çalışmaması düşünülemez. Sadece İşçi Partisi açısından değil bütün partiler için durum böyledir.
Partilerin üyeleri ayda yaşamıyor. İşçidir, esnaftır, köylüdür, öğrencidir ve işverendir. Her birisinin kendi meslek alanında kitle örgütü vardır. Ve normal olarak o örgütün üyesidir. Yurttaş, siyasi partilere üye olmasının yanı sıra hatta daha çok, meslek örgütünün üyesi olarak toplumsal ve siyasal yaşama katılır.
Ülkeyi yönetme iddiasına sahip bir partinin böylesine önemli bir alan ile ilgilenmemesi düşünülebilir mi? Kitle örgütleri içinde çalışmayan parti yoktur, olamaz.
İşçi Partisi de, üyeleri vasıtasıyla kitle örgütleri içinde olmuştur. Yanlış olan kitle örgütlerinin bir partinin yan kuruluşu gibi ele alınmasıdır. Böyle yapan partiler vardır. En başta da AKP yapmaktadır. Ama İşçi Partisi, kitle örgütlerinde her siyasi görüşten yurttaşların olduğunu bilir. Bu gerçeğe göre hareket eder. Kitle örgütlerinin bağımsızlığına hassasiyet gösterir.
İşçi Partisi’nin kitle örgütleri politikasının ne olduğunu anlatan belge iddianamede bulunmaktadır. Tarafımdan hazırlanan ve Parti okullarında, eğitim toplantılarında ders malzemesi olarak kullanılan power point sunum kitle örgütlerine ilişkin anlayışımızı ayrıntılı olarak ortaya koymaktadır (EK-6).
Bu konu üzerine tartışma, üniversitelerin siyaset bilimi veya sosyoloji kürsülerinde olabilir. Ama bu konunun mahkemelerin ilgi alanına girmediği açıktır.

Yurtdışındaki yurttaşlarımızın örgütlenmesi
Bu konuda suç kanıtı olarak alınan bir diğer belge, yurtdışındaki yurttaşlarımızın ADD’ler içinde örgütlenmesine ilişkin olarak parti yönetimine tarafımdan yazılan rapordur. (İddianame, s.45-46) Yurtdışında 1990’lı yıllardan itibaren kurulan ADD’lerin Türkiye’deki ADD ile hiçbir örgütsel bağı yoktur. Tamamen bağımsız kuruluşlardır. Bunu saptamak üzere mahkemeniz tarafından İçişleri ve Dışişleri Bakanlıklarına yazı yazılarak sorulmasını talep ediyorum.
Yurtdışındaki yurttaşlarımızın, Türkiye’ye bağlı vatansever örgütler içinde örgütlenmesinin suçla ne ilgisi vardır? Yazdığım raporda, yurttaşlarımız içinde böyle bir örgütlenmeye gitmek yönünde güçlü bir istek olduğunu belirtmişim ve yurtdışındaki üyelerimizin bulundukları yerlerde bu örgütlenme çalışmalarına katılmalarını veya tamamen dışımızda olsa bile yardımcı olunmasını istemişim. Suç bunun neresinde?
Yurtdışında ADD’ler ve diğer yurtsever kitle örgütleri içinde örgütlenen yurttaşlarımız, Türkiye’ye yönelik emperyalist saldırılara karşı çok önemli bir mücadele verdiler. 2005-2006 ve 2007 yıllarında Zürih, Lozan, Berlin ve Paris’te gerçekleşen ve onbinlerce yurttaşımızın katıldığı Ermeni soykırımı yalanına karşı büyük kitlesel protestoları gerçekleştirdiler. 2008 yılı sonbaharında hemen hemen bütün Avrupa’da, ayrılıkçı terör örgütünün saldırılarına karşı Mehmetçikle dayanışma yürüyüşü ve mitingleri yaptılar.
Her yurttaşın böyle bir örgütlenmeden ve mücadelenin veriliyor olmasından memnun olması gerekir.

Belgeler suçsuzluğumuzun kanıtı
İddia makamının bizde bulduğu ve iddianameye koyduğu bütün belgeler herhangi bir suçun olmadığının kanıtıdır. Bu belgelerden anlaşılmaktadır ki, Sayın Şener Eruygur’un başkanlığındaki ADD yönetiminde hiçbir İşçi Partili yoktur. Ve partimize ait konu ile ilgili belgede, yönetimde hiçbir İşçi Partilinin olmayabileceği, önemli olan ADD’nin antiemperyalist bir politika izlemesi olduğu belirtilmiştir. Eruygur yönetimi bu açıdan eleştirilmektedir. Nitekim sözü edilen ADD Kongresinde delege olan arkadaşlarımız Şener Eruygur yönetimini desteklemediler. Karşı gruba oy verdiler. Bu da kanıtlıdır.
Kaldı ki ADD yönetiminde İşçi Partililer de olabilirdi. Bunun suçla bir ilgisi yoktur.
İddianamede yer alan ADD ve İşçi Partisi ile ilgili iddialar da çelişmelidir. Bir yandan ADD yönetimini ve bizi sözde Ergenekon Terör Örgütü içinde göstermekte, öte yandan bizden alınan konu ile ilgili belgeleri şöyle değerlendirmektedir:
“Sonuç olarak istemedikleri yönetimi yıpratmak ve seçilmelerini engelleyerek, kendi adaylarının seçilmesini sağlayarak, ADD’yi ele geçirip Ergenekon Silahlı Terör Örgütü’nün amaçları doğrultusunda anılan derneği yönlendirmek için planlı bir çalışma yapıldığı anlaşılmıştır.” (İddianame, s.47)
İddianamenin mantığına göre, “Ergenekon Silahlı Terör Örgütü”, kendi elinde olan ADD’nin, spor olsun diye, bu sefer de İşçi Partililer tarafından ele geçirilmesi için çalışmaktadır.
Gerçek olmayan bir örgüt iddiası ile ortaya çıkıldı mı, böylesine iler tutar yanı olmayan senaryolar kaçınılmaz olmaktadır.

II. “KAFKASYA’DAN KUZEY IRAK’A KADAR ABD KARŞISINDA TERÖR SETİ OLUŞTURMAK” İDDİASI TÜRKİYE’NİN SAVCILARINA AİT OLABİLİR Mİ?

İddianamede yer alan İşçi Partisi’nin Kürt sorununa çözüm politikasına ilişkin şu ifadeler; Partimize yönelik tertibin arkasındaki asıl merkezi ele vermektedir.
“Ayrıca bilinen bir gerçektir ki, Perinçek grubu tarafından kurulan Ulusal TV’nin gerçekte gizli tutulan amacı, PKK’nın yayın organı Medya TV (MED TV)’ye alternatif bir televizyon yayıncılığının Avrupa, Ortadoğu ve Avrasya coğrafyasına hakim olabilmesidir. Bu yöntemle Türkiye’deki Kürt kökenliler İşçi Partisi ekseninde toplanacak, Kuzey Irak ve Kafkasya bölgelerinde dağınık halde bulunan Kürt kökenliler ise; Batı karşıtı terör grupları olarak Kuzey Irak topraklarında (Türkiye’ye sınır bölgelerde) konuşlandırılacaktır. Böylece Asya’ya açılan kapı eşiğinde ABD’nin önünde Ortadoğu eksenli bir terör seti oluşturulacaktır.” (İddianame, s.16)
İddianameye yazılan bu görüşler savcılık ifademiz alınırken soru olarak da bize soruldu.
Şimdi burada suçlama konusu olan fiilleri alt alta yazalım:
1. PKK’nın televizyonu MED TV’ye alternatif bir televizyon kurmak.
2. Kürt yurttaşları PKK’nın etkisinden kurtararak İşçi Partisi saflarına kazanmak.
3. Asya’ya açılan kapı eşiğinde (Kafkasya, İran, Türkiye, Irak) ABD karşısında bir set oluşturmak.
Bırakalım bir Cumhuriyet Savcısını, herhangi bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı bile böyle bir mantık kuramaz. Hiçbir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı diyoruz çünkü Ergenekon iddianamelerinin önemli ölçüde Emniyetteki ilgili birimler tarafından hazırlandığı belgelidir. Savcılık ifademiz alınırken bize sorulan soruların Emniyet tarafından hazırlandığı bizzat, Savcı Cihan Kansız tarafından da söylendi. Ama biz yukarıda alıntıladığımız görüşün Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı hiçbir Emniyet mensubu tarafından da formüle edilemeyeceğini biliyoruz. Yukarıdaki soruyu sorabilmek için Türkiye’ye ve bölgemize Amerika’nın penceresinden bakmak gerekir. Ergenekon tertibinin Atlantik ötesinde planlandığı aradan geçen zaman içinde bizzat tertipte rol alanlar tarafından itiraf edildi. Basına sızan Wikileaks belgelerinin de ortaya koyduğu üzere Atlantik ötesindeki Süper Devlet, Fethullahçı Gladyo ve AKP ile birlikte bu tertibi yürütmektedir. Aydınlık dergisi, Şubat 2008’de 35 kişilik bir CIA ekibinin Ankara’ya geldiğini ve Ergenekon operasyonunun yürütülmesinde bizzat görev aldığını yazdı. Bu bilgi bugüne kadar yalanlanmadı. Tam tersine Wikileaks başta olmak üzere birçok gelişme ile doğrulandı.
Sayın Yargıçlar,
ABD, tarihinin en büyük Gladyo operasyonunu beş yıldır Türkiye’de uyguluyor. Hazırlığı daha önceden yapıldı ama operasyonun düğmesine 5 Kasım 2007 tarihinde Beyaz Saray’da gerçekleştirilen Bush-Erdoğan görüşmesinde basıldığını Abdullah Gül, ve Tayyip Erdoğan’ın yakın dosya Fehmi Koru hem Kanal 7 ekranından söyledi (28 Ocak 2008), hem de Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde yazdı. (1 Şubat 2008).
Bu operasyonda ABD’nin oynadığı rol üzerine, Wikileaks tarafından açıklanan Ankara’daki büyükelçilik ile Washington arasındaki yazışmalar son derece önemlidir. Vatanına karşı sorumluluk duygusu olan her yurttaş açısından önemlidir.
1 Temmuz 2008 tarihinde ABD Ankara Büyükelçiliği siyasi müsteşarı Carl Siebentritt’in kaleme aldığı ve Büyükelçi Ross Willson’un onayıyla Washington’a gönderilen belgede; “İlişkide olduğumuz üst düzey bir Türk Milli Polisi yetkilisi, gözaltıların önizleği olarak, geçen hafta Büyükelçilik Federal Soruşturma Bürosu temsilcisiyle Paksüt-Başbuğ görüşmesinin yarattığı tartışma bağlamında konuşurken, Türk Milli Polisinin birkaç gün içinde Ergenekon kapsamında gözaltılar gerçekleştirmek suretiyle bu görüşmeye karşılık vereceğini söylemiştir” denilmektedir.
Gerçekten de meçhul polis yetkilisinin dediği süre içinde E. Org. Şener Eruygur gözaltına alındı ve tutuklandı. Operasyonla ilgili rapor, önce Amerikalılara veriliyor. (Barış Perhlivan, Barış Terkoğlu Sızıntı, Wikileaks’te önemli Türkler, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2012, s.231-231).
24 Kasım 2008 tarihinde ise Siyasi Müsteşar Daniel O’Grady’nin yazdığına göre, Türk emniyetinden bir ekip Büyükelçiliğe bir brifing vermiş, “Ergenekon’u aşırı milliyetçi, Batı ve ABD karşıtı; mafyayı, İBDA-C’yi, DHKP-C’yi kontrol eden ve gelişkin bir ekonomisi olan bir şebeke” olarak tanımlamış. Emniyet ekibi iddialarını kanıtlamak için de Aydınlık’ın ABD karşıtı haberlerini örnek olarak vermiş. Müsteşar O’Grady’nin gönderdiği kriptoda “olacaklar” ise şöyle yazılmış.
“Tutuklama muvazzaf generaller ile Anayasa Mahkemesi üyelerine uzanacak.”
Bilindiği üzere bu “haber”in muvazzaf general kısmı fazlasıyla gerçekleşti. Anayasa Mahkemesi üyeleri için ise “gerekli hazırlığın” yapıldığı verilen şu “bilgi”den anlaşılıyor:
“Brifingi veren polis yetkilileri, araştırmaları sırasında Anayasa Mahkemesi’nin, sadece kıdemli yargıçlarının bildiği girişlerin gösterildiği bazı detaylı planlar bulduklarının altını çizdiler” (Age. S.237-239)
Yani Anayasa Mahkemesi üyeleri ile ilgili olarak sahte belge üretim merkezi çalışmış. Gerekli hazırlıkları tamamlamış, geriye sadece operasyon merkezinden gelecek “harekete geç” emri kalmış.
Türkiye’de hazırlık soruşturmaları gizlidir. Ama Adalet mekanizmasının başında olan Bakan, Ergenekon iddianamesi daha çıkmadan ABD Büyükelçilik yetkililerine, iddianamenin ne zaman çıkacağını ve kaç sayfa olacağını söylüyor. (Age, s.233)
Wikileaks belgelerinden sadece bazı örnekler verdim. Belgelerin tümü incelendiğinde, Fehmi Koru’nun 2008 yılı başında haberini verdiği, “Düğmeye Washington’da basıldı” gerçeği, çok sayıda kanıtla kendini ortaya koyuyor.
İşte bütün bu veriler, Sayın Savcının bize sorduğu ve iddianamede de yer alan “Kafkasya’dan Irak’a kadar Asya’ya açılan kapı eşiğinde ABD’ye karşı terör seti oluşturmak” suçlamasının asıl sahibinin kim olduğunu kanıtlıyor.
Bölgemizde kim terör yapıyor?
ABD’nin bütün dünyanın en büyük teröristi olduğuna kanıt göstermeye gerek yok. Ama Türkiye’nin de içinde yer aldığı ABD’nin “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika” projesi ile ilgili olarak şunları söyleyebiliriz:
– Afganistan işgal edildi. Yüz binlerce Afganlı katledildi.
– Irak işgal edildi. Toplam ölü sayısı 1,5 Milyon…
– Libya’da iç kargaşa örgütlendi. 60 bin Libyalı öldürüldü.
– Sudan, ABD ve Batı’nın marifetiyle bölündü. Hem güneyde hem Darfur’da çatışmalar ve ölümler sürüyor.
– Filistin halkına yönelik ABD destekli İsrail zulmü devem ediyor.
– Suriye’de tamamen dışarıdan desteklenen terör gruplarının sabotaj ve saldırı sonucunda bugüne kadar onbine yakın güvenlik görevlisi ve masum insan katledildi.
– Yine başta ABD olmak üzere Batı tarafından desteklenen etnik bölücülük, Türkiye’de bugüne kadar toplam 40 bine yakın can aldı ve almaya devam ediyor.
– Mısır, Bahreyn, Yemen gibi Arap ülkelerinde ABD tarafından desteklenen Ortaçağ gericiliği, terörü önümüzdeki dönem daha büyük boyutlara taşıyacaktır.

Sadece bu liste, ABD’nin bölgemizde de terörün en büyük kaynağı olduğunu göstermeye yetmektedir. 20. yüzyılın ikinci yarısının ve günümüzün büyük gerçeği şudur: Amerika dünyanın neresinde varsa orda terör vardır. Amerika nereden kovulmuşsa oraya barış gelmiştir. Latin Amerika’da 1990’ların sonlarına kadar askeri müdahaleler ve cuntalarla ABD vardı. Yüzbinlerce insan öldü. 2000’lerle birlikte Amerikancı yönetimler yıkıldı, terör bitti.
Asya’da, Afrika’da ve Doğu Avrupa’da terör ve ölüm olaylarının arttığı tarihlere bakınız. Hepsinde ABD ve işbirlikçi olan ülkelerin etkinliği vardır. Uzağa gitmeyelim, kendi coğrafyamıza bakalım. İslam dünyasında terörün tırmanması, kitlesel kıyımların olması, Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi ile ilişkilidir.
AKP iktidarı ise izlediği politika ile ABD’nin terör politikalarına destek vermiştir.
AKP iktidarı bu doğrultuda;
1. Libya’daki terör gruplarına destek vermiş, bu ülkenin meşru yönetiminin yıkılmasında rol alarak Libya’nın parçalanmasına ve teröre teslim olmasına yol açmıştır. Ahmet Davutoğlu valizine 300 milyon dolar koyarak Bingazi’ye gitmiş ve parayı buradaki teröristlere elden vermiştir. Kaosa yuvarlanmasında AKP’nin rol aldığı Libya’da;
– 70 yaşındaki meşru devlet başkanı, çapulcu sürülerinin elinde insanlık dışı işkenceye uğrayarak (cinsel taciz de dahil) katledilmiştir.
– Şu anda 100’e yakın silahlı grup Libya’yı hakimiyet alanlarına bölmüştür. Merkezi otorite kalmamıştır.
– Batılı devletler Petrol zengini Doğu bölgesini ayırarak, Libya’yı bölme peşindedirler.
– Trablus’a oturtulan kuklaların yaptığı ilk iş dört kadınla evlenmeyi serbest bırakmak, yani şeriatı ilan etmek olmuştur.
2. Suriye’de terör yapan grupların Türkiye’de üslenmelerini ve Türkiye’den giderek saldırılar yapıp dönmelerini sağlamıştır. Bu konuda yeteri kadar haber hem Batı basınında, hem de Türkiye basınında yer aldı. Hiçbir terör olayının yaşanmadığı kuzey sınırında, Kilis’te mülteci kampı açıldıktan sonra saldırıların başlaması bunun en büyük kanıtıdır. AKP iktidarı, Suudi Arabistan ve Katar ile birlikte Suriye’deki terörün arkasındadır.
3. AKP yönetimi, Suriye ile birlikte diğer komşumuz Irak’ta da mezhep ayrılıklarını ve çatışmalarını kaşıyan bir politika izlemeye başlamıştır. Mevcut Irak hükümetinin Şii olduğunu söyleyerek terör suçundan aranan eski Cumhurbaşkanı yardımcısı, Sünni Haşimi’yi desteklemekte ve Irak Kürt yönetiminin Bağdat’tan kopmasını teşvik etmektedir.
AKP iktidarının Irak politikası bölgede çatışmayı ve terörü tırmandırma politikasıdır.
4. AKP’nin Amerikancı ve mezhepçi politikası, Türkiye’yi tam 400 yıldır hiçbir sorun yaşamadığımız İran ile de karşı karşıya getirmiştir.
Bütün bu olgular şu gerçeği ortaya koyuyor: Evet Kafkaslardan Irak’a, Suriye’ye kadar tüm bölgeyi kapsayan bir terör ve çatışma ortamı derinleşmektedir. Ama bunun sorumlusu İşçi Partisi veya bölge devletleri değil; ABD ve onunla işbirliği yapan AKP’dir.

İşçi Partisi’nin Kürt Politikası
İddianame aslında bize yönelttiği suçlama ile Kürt sorununda birbirinin karşısında olan iki politikanın olduğunu ifade etmiştir. Bu politikalardan birincisi, Türkiye’nin etnik bakımdan ayrıştırılmasını esas alan ABD’nin politikasıdır. AKP ve PKK da bu politikayı savunmaktadırlar. Bu bakımdan ABD, AKP ve PKK Kürt sorununda aynı yerde durmaktadırlar.
ABD’nin karşısında İşçi Partisi’nin ülke içinde Türk’ü ve Kürd’üyle bütün milleti emperyalizme karşı birleştirmek; bölge ölçeğinde ise Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi bir araya getirerek Batı Asya Birliği çerçevesinde Kürt sorunu da dahil olmak üzere tüm bölgesel sorunları çözmeyi öngören politikası vardır. Kürt sorununun hangi “çözüm” yoluna gireceğini, Amerika ile Türkiye’nin milli kuvvetleri ve bölge devletleri arasındaki mücadele belirleyecektir.

Türklerin ve Kürtlerin tek bir millet olma sorunu
AKP iktidarı, şimdi hazırlamakta olduğu Yeni Anayasa ile Türk milletini parçalamak ve etnik temelde yeni bir toplumsal yapılanmayı anayasal düzlemde milletimize kabul ettirmek için çalışıyor.
Aslında Türkler ve Kürtler geçen yüzyılın başında bu soruna, dört cephede ortak Kurtuluş Savaşı vererek bir cevap verdiler. Bir halkın, hayatını ortaya koyarak yaptığı tercihten daha büyük bir irade olamaz. En büyük demokrasi de budur. Kürtler Doğu cephesinde Çarlık Rusya’sına ve Ermenilere, Irak Cephesinde İngilizlere, Güney Cephesinde ise Fransızlara karşı Türklerle birlikte savaşarak kendi kaderlerini belirlediler. Batı’daki bütün şehitlikler de Türklerin yanı sıra, bütün vilayetlerimizden Kürt şehitlerimizin varlığı da bu kararın en büyük kanıtlarından bir başkasıdır.
Kurtuluş Savaşı ardından gerçekleştirilen Cumhuriyet Devrimleri ile birlikte Türkler ile Kürtler tek bir millet olma kararı verdiler ve Cumhuriyet bu süreci ilerletti. Kürt sorununda uygulanan inkâr ve zorla asimilasyon politikasının yol açtığı acılar bu temel gerçeği değiştirmez.
Bütün hata ve eksikliklere rağmen 12 Eylül Amerikancı darbesine kadar Türkler ve Kürtler bin yıllık birlikteliklerini milli devrimle ileri doğru götürdüler. 12 Eylül sonrasında ise bir yandan 12 Eylül’ün “bizim oğlanları”nın Güneydoğu’da estirdiği terör, canlandırılan feodal ilişkiler ve Ortaçağ ideolojisi, Gladyo’nun faili meçhul cinayetleri, diğer yandan I. Körfez Savaşından sonra ABD tarafından açıkça desteklenen ayrılıkçı terörün giderek güçlenmesi, yüzyılın başında cevabını verdiğimiz soruyu, yani Türkler ve Kürtler tek bir millet olmaya doğru mu gidecekler, yoksa ayrı ayrı milletler mi olacaklar sorusunu ne yazık ki yeniden önümüze getirmiştir.
AKP, 10 yıllık iktidarı süresince izlediği politikalarla Türk ile Kürt arasına sokulan kamanın daha derine işlemesine yol açmıştır. Kürt açılımı politikaları, İmralı ve Oslo görüşmeleri, son olarak Kerkük’ün Barzanistan’a terk edilmesi ve Kürt bölgesinin Irak’tan kopması yönünde izlediği politikalarla bu sorunu daha ciddi boyutlara taşımıştır.
Geldiğimiz aşamada önümüzdeki yol ayrımı şöyledir:
1. ABD kazanırsa (ki bu AKP ve PKK’nın kazanması demektir) Türkler ve Kürtler iki ayrı millet olma mecrasına gireceklerdir. Elbette bu durum, hem Türkiye içinde hem de bölge çapında büyük bir çatışmanın içine yuvarlanmak demektir.
2. Türkiye kazanırsa, (bununla İşçi Partisi’ni ve Türkiye’nin tüm milli kuvvetlerini kastediyoruz) o zamanda Türkler ve Kürtler, son 30 yıldır kesintiye uğrayan milletleşme sürecini yeniden daha ileri düzeyde hayata geçirecekler. Birlik artık bir daha sabote edilemeyecek biçimde gerçekleştirilecektir.

Çözüm Programımız
İşçi Partisi’nin çözüm programını terörle birlikte anmak klasik bir psikolojik savaş taktiğidir. İşçi Partisi’nin Kürt sorununa çözüm programını, “Acil Kardeşlik Çözümü” adıyla ilan etmiştik. Acil Kardeşlik Çözümü Programımız, Genel Başkanımız Sayın Doğu Perinçek tarafından 1995 yılında Cumhurbaşkanı sayın Süleyman Demirel’e Çankaya’da sunuldu.(EK-7) Partimizi bütün faaliyetlerinde bu programa sıkı sıkıya bağlı kalmıştır.
Çözüm programımız, Kürt sorununun demokratik haklar açısından esas olarak çözüldüğünü saptamaktadır. Gerçekten de Kürt yurttaşlarımızın dillerini öğrenme ve öğretme, kültürlerini özgürce yaşama ve geliştirme, Kürtçe basın ve yayın faaliyetlerinde bulunma ve ayrıca Kürt kültür kurumlarının serbestçe örgütlenmesi gibi haklar son 50 yılın mücadeleleri içinde pratikte çözülmüştür. Ayrıca Kürtçenin devlet okullarında seçmeli ders olarak okutulması konusunda geniş bir toplumsal mutabakat oluşmuştur. Bütün bunların yanı sıra Kürt yurttaşlarımızın özgür iradelerini ortaya koymalarını sağlayarak atılabilecek adımları konuşarak, tartışarak, bütün milletin yararına olacak çözümlere ulaşma konusunda da Türk-Kürt bütün yurttaşlar arasında bir anlayış birliği gelişmiştir.
Ama Kürt sorunu bugün Kürt yurttaşların demokratik haklarını elde etme sorunu olmaktan çıkmış, emperyalistlerin bölgemize yönelik stratejilerinin bir parçası haline gelmiştir. AKP, BDP yöneticilerinin ve Barzani’nin birbiriyle yarışırcasına Washington’un yolunu tutmalarının nedeni budur. Atlantik ötesinden Kürt sorununa çözüm değil, daha büyük çatışma çıkar.
Onun için Kürt sorununda temel mesele bugün, Türk ile Kürdü emperyalizme karşı sımsıkı birleştirmektir. Bu birliğin önündeki en büyük engel, ABD’nin bölge planlarında taşeronluk rolü üstlenmiş olan AKP iktidarıdır.
Türk ile Kürdün antiemperyalizm temelinde, yurttaşların eşitliği ve özgürlüğü temelinde birleşmesi Batı destekli silahlı bölücülüğe karşı en kararlı tedbirlerin alınmasını da zorunlu kılar.
Bölgedeki feodal yapının tasfiyesi, Cumhuriyet Devrimini hayata geçirerek tarikat ve aşiret ilişkilerinin kökünün kazınması, bütün yurttaşlarımızın özgür bireyler olarak Cumhuriyeti kucaklamalarını sağlamak, çözüm programımızın olmazsa olmazıdır.
Diyarbakır’ın Aslanoğlu (Cumhuriyet) ve Sinan köylülerinin gösterdiği yolda köklü bir toprak devrimi, mayınlı arazilerin topraksız köylüye dağıtılması, Kürt köylüsünü büyük ve tek milletin ayrılmaz parçası haline getirecektir.

Batı Asya Birliği Politikamız
Sayın Yargıçlar,
İddia makamının iddianamede yazdığının aksine İşçi Partisi’nin Kürt politikası, bölgede terörü sona erdirecek ve Türkiye’nin bütünlüğünü sağlayacak biricik politikadır. Bu söylediğimiz yakın tarihimizde yaşanan gelişmelerle kanıtlıdır.
Gerek Türkiye’nin gerekse komşularının Kürt politikası, 1990’ların ikinci yarısına kadar “komşunun Kürdünü sev, kendi Kürdünü döv” politikası oldu. Bu politikanın en büyük destekçileri emperyalist ülkelerdi. 12 Eylül 1980 sonrasında, ABD’nin “Bizim oğlanlarının” Türkiye’de iktidar olmasıyla bu politika bölgede daha fazla uygulama alanı buldu.
1990’lı yılların sonuna doğru Türkiye; İran, Irak ve Suriye ile iyi komşuluk ilişkileri kurdu. İran ve Suriye, daha önce uyguladıkları dar hesaplarla Kürt sorununu Türkiye’ye karşı kullanma politikalarından vazgeçtiler. ABD tehdidi altındaki İran, Türkiye ile ilişkilerine daha fazla özen gösterdi ve PKK’nın kendi topraklarını kullanmasına son verdi.
1998 yılında Suriye ile imzalanan Adana Mutabakatı’ndan sonra bu ülke de, PKK’nın kendi ülkesinde barınmasına son verdi. Irak’ta Saddam yönetiminin, ABD hâkimiyetinde olan Kuzey Irak’ta bir otoritesi yoktu ama her konuda Türkiye ile ortak hareket etmeye hazırdı.
İşte bu ilişkiler ve Türkiye’nin kararlı tavrı 1999 yılında terörü sıfır noktasına getirdi. Bahsettiğimiz ilişkilerin devam ettiği sonraki dört yıl boyunca Türkiye, terörün olmadığı bir dönem yaşadı.
Sonra bildiğiniz üzere 2002 Kasımında AKP iktidara geldi ve Amerika 2003 yılında Irak’ı işgal etti. Böylece terör yeniden başladı.
Bugün AKP, Suriye, Irak ve İran’la iyi komşuluk ilişkilerimizi bozmuştur. 10 yıllık AKP iktidarının sonunda PKK toplumsal tabanını tarihinde olmadık ölçüde büyütmüş, 99 il, ilçe ve beldede mahalli iktidarı ele geçirmiş, kamuoyu yoklamalarında yüzde 7’nin üzerine çıkmış, Güneydoğu’da ise birinci parti olmuştur.
Türkiye’nin bugün yüz yüze olduğu terör sorununun boyutu, tarihinde hiçbir zaman olmadık seviyededir.
İşte İşçi Partisi’nin 9 maddelik çözümü ve içinde yer alan “Batı Asya Birliği” olarak ifade ettiğimiz politikası, bu önemli sorunu çözecek biricik programdır.
Türkiye, Irak, Suriye ve İran’ın birliği elbette bugünden yarına gerçekleşecek bir çözüm değildir. Ama ilk elde 2000’lerin başında olan iyi ilişkileri yeniden tesis etmek, daha sonra ekonomik, siyasi, kültürel ve askeri alanlarda yakın ilişkiler geliştirerek Kürt sorunu başta olmak üzere birçok soruna çözüm bulunacaktır.
Bölgemizin dört ülkesi tarih boyunca hep yakın ilişki içinde oldular. Özellikle Türkiye, Suriye ve Irak’ın tarih içinde ayrı olduğu dönemler, birlikte oldukları dönemlerden çok daha azdır. Şimdi birliğin koşulları olgunlaşmaktadır. Bölge ülkelerinin özgür iradesiyle gerçekleşecek birlik; terörü, bir daha geri gelmeyecek biçimde geçmişin kötü bir anısı haline getirecektir.
Partimizin Kürt Sorununun çözümüne ilişkin olarak tarafımdan 1999-2009 yılları arasında kaleme alınmış makaleleri içeren “Kürt sorununda Türkiye’nin Çözümü” kitabını değerlendirmenize sunuyorum.

III. “KARARGÂH EVLERİ” SUÇLAMASI, İŞÇİ PARTİSİ İLE TÜRK ORDUSUNU HEDEF ALAN BİR GLADYO TERTİBİDİR
İddianame, 21 Mart 2008 tarihinde Genel Merkezimizde bulduklarını iddia ettikleri bir belgeye dayanarak bizim TSK içinde “Karargâh Evleri” adı altında illegal bir yapılanmaya gittiğimizi söylemektedir.
Her şeyden önce Partimizin Genel Merkezinde hiçbir zaman böyle bir belge olmadı. 28 Mart 2007 günü MİT, doğruluğuna dair hiçbir kanıt olmayan duyumu Genelkurmay’a göndermiştir. Savcılar, bir yıl sonra bu duyumu içeren rapora dayanarak, Genel Başkanımız ve diğer yöneticilerimiz hakkında açılan davanın iddianamesine suçlamaları koydular.
Yargılamada bu duyumun yalan olduğunu kanıtladık. Aradan dört buçuk yıl geçmiş bulunuyor. Bu dört buçuk yıl içinde;
Hava Kuvvetleri Askeri Savcılığı, iddialar üzerine harekete geçti. Aralarında benim de olduğum altı arkadaşımın ifadesine başvurdu. Çok geniş kapsamlı bir soruşturma yürüttü. Soruşturmayı yürüten Sayın Hava Hakim Albay Ahmet Zeki Uçok soruşturmayı bitirmek üzere iken bir tertiple tutuklandı. Bu soruşturmayla ilgili olarak verdiği ifade dava dosyasında bulunuyor. O ifade, Karargâh Evleri iddiasının bir iftiradan ibaret olduğunu kanıtlıyor.
Bu gerçek ortadayken, dört buçuk yıl sonra, söz konusu kanıtsız iddia, onu doğrulayan tek bir kanıt eklenmeden tekrar iddianameye girmiştir.
Aslında iddia makamı da bu iddiaya inanmamaktadır. İnanmadığı, Karargâh Eveleri’ne ilişkin iddiasını sadece birkaç cümle ile geçiştirmesinden belli olmaktadır.
Sayın Yargıçlar,
İşçi Partisi’nin, TSK’nın kurumsal bütünlüğüne ve disiplinine ilişkin tavrı bellidir. Biz ağır dış ve iç tehdit altında olan ülkemizin savunması ve geleceği için, kurumsal bütünlüğünü, birliğini ve disiplinini koruyan bir Ordu’yu hayati önemde gördük. Bu görüşümüzü sözde bırakmadık. 25 Kasım 1999 tarihli “Devletin Yeniden Yapılanması” başlıklı Başkanlık Kurulu kararımızda da açıkça belirttik. Söz konusu belgemizde şöyle demekteyiz:
“Genelkurmay Başkanlığı – Ulusal Güvenlik İlişkisi
“Genelkurmay Başkanlığı yürütme faaliyeti içinde ulusal güvenliğin silahla sağlanmasından birinci derecede sorumlu komuta makamıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki herhangi bir yeniden yapılanma çalışmasının doğrudan Genelkurmay Başkanlığı’nın komutası altında olması, tartışılmaz bir ilkedir ve kamu faaliyetinin ulusal amaca uygunluğu ve meşruluğu açısından da en temel güvencedir. Komuta zinciri dışındaki veya hiyerarşiyi zayıflatacak yapılanmalar, çıkış noktasında yurtsever amaçlarla açıklansa bile, Ordunun ve Türkiye’nin birliğine zarar veren eğilimlere kapılma tehlikesini barındırırlar. Dünyanın çeşitli ülkelerindeki tecrübeler, komuta kademesinin denetimi altında yürütülmeyen denemelerin Ordu içinde Ordu ve Devlet içinde Devlet gibi oluşumlara yol açtığını göstermiştir.” (EK-)
Bu karar, Ordu içinde geçmişteki gibi bazı cuntalar kurulmasına karşı alınmıştır.
Sahte Karargâh Evleri raporunda adı geçen kişilerden biri de benim. Hava Kuvvetleri Askeri Savcılığına verdiğim ifade de belirttim. Sözde raporda adı geçen hiç kimseyi tanımıyorum (İşçi Partililer dışında). Hatta bırakın o belgede adı geçen subayları, tanıdığım ve görüştüğüm tek bir muvazzaf subay bile yoktur. Muvazzaf bir subay tanımak veya bu subayla görüşmek suç değildir. Ama benim son yılları da bir yana bırakalım, bütün ömrüm boyunca tanıdığım, görüştüğüm tek bir muvazzaf subay olmadı. Gerçek durumu böyle iken beni, TSK içinde Karargah Evleri adı altında bir yapılanmada görev almakla suçlamak ancak masa başında hazırlanan bir tertip belgesinde olabilir.
Öte yandan TSK içinde illegal yapılanmalara giden örgütlerin varlığını da biliyoruz. Yakın zamana kadar TSK, kendisine musallat olan irticai örgütlenmelere, bu faaliyete dahil olan unsurları bünyesinden atarak cevap veriyordu. TSK ile ilişkisi kesilen bütün irticai unsurların daha sonra çeşitli tarikat çevrelerinde boy göstermeleri, TSK’nın bu tedbiri almakta ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.
Aslında gerçek bir soruşturmada yapılaması gereken şudur: MİT’in sözkonusu raporu yazmasının üzerinden tam beş buçuk yıl geçti. Doğrulayan hiçbir kanıt o gün de yoktu bugün de yok. İddia makamının, sözkonusu yalan raporu yazdığı söylenen MİT elemanını ve düzenleyen MİT mensuplarını çağırıp, “Sen bu raporu neye dayanarak yazdın” diye sorması gerekmez mi? Bu soru sorulsa, aslında TSK’ya yönelik asıl gizli faaliyetin bir ucundan yakalanmış olurdu.
“Karargâh Evleri” raporunu yazan MİT görevlisinin tanık olarak dinlenmesini talep ediyorum.

IV. TALAT PAŞA KOMİTESİ, AKP İKTİDARININ YAPMADIĞI İŞİ YAPMIŞ, EMPERYALİZMİN ERMENİ SOYKIRIMI YALANINA KARŞI ETKİLİ BİR MÜCADELE YÜRÜTMÜŞTÜR
İddianamede üzerinde en çok durulan konu, Talat Paşa Komitesi’nin faaliyetleridir. Türkiye’ye yönelik emperyalist saldırıya böylesine göğsünü siper eden bir oluşumun, hedef alınması bu dava açısından son derece aydınlatıcıdır.
“…Talat Paşa Komitesi’nin amacının Türkiye aleyhine olan Ermeni tezlerini çürütmek olmayıp, bunu amaçlarına ulaşmak için bir vasıta olarak kullandıkları, bu söylemlerle toplumun farklı kesimlerine hitap edebildikleri ve etki altına aldıkları bu kitleyi Ergenekon Silahlı Terör Örgütü’nün çıkarları doğrultusunda yönlendirmeyi amaçladıkları açık bir şekilde anlaşılmaktadır.”(İddianame, s.31-32)
İddianame, amacımızın “Türkiye aleyhine olan Ermeni tezlerini çürütmek olmadığını” söylemektedir. Her türlü insaf ölçüsünden yoksun bir suçlama sözkonusudur. Talat Paşa Komitesi’nin yaptığı bütün diğer işleri, verdiği mücadeleleri bir yana bırakalım. Komitenin faaliyetlerinin bir parçası olarak son yıllarda sözde soykırım yalanına karşı yayınlanan kitap sayısı 14’tür. (EK- )
Peki devletin bütün olanaklarına sahip olan AKP bu dönemde ne yapmıştır? Yayınladığı bir tane kitap var mıdır?
Bugün Türkiye’de ve dünyada sözde soykırım gerçeği üzerine araştırma yapmak isteyen herkesin başvurduğu en büyük kaynak Talat Paşa Komitesi’nin gün ışığına çıkardığı belgelerdir.
Bütün Türkiye’nin, bu arada bu davanın hâkim ve savcılarının da genç bilim adamı, araştırmacı Mehmet Perinçek’e teşekkür borcu vardır.
Sayın Yargıçlar,
İşçi Partililer Talat Paşa Komitesi çatısı altında verilen mücadelenin başarıya ulaşması için büyük çaba gösterdiler. Ama elinizdeki belgelerden de görüleceği gibi Talat Paşa Komitesi sadece İşçi Partililerden oluşmadı. Komitenin Başkanlığını KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş yaptı. Türkiye’nin bütün partilerinden (CHP, MHP, DSP, DYP, İP, ANAP, SHP) şahsiyetler, Talat Paşa Komitesi içinde yer aldı. Türk-İş, Aydınlar Ocağı ve ADD başta olmak üzere çok çeşitli meslek örgütlerinden ve demokratik kitle örgütlerinden temsilciler Talat Paşa Komitesi’nin çalışmalarında görev üstlendi.
26 Ocak 2006 günü İstanbul Pera Palas’ta Sayın Rauf Denktaş’ın başkanlığında yapılan Talat Paşa Komitesi toplantısında seçilen Yürütme Kurulu’nda CHP, DYP, İP, Türk-İş, ADD, Aydınlar Ocağından birer temsilci vardı. Daha sonra bu Yürütme Kuruluna TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı ve AKP Antalya Milletvekili Mehmet Dülger, ANAP Erzurum milletvekili İbrahim Erdoğan ve SHP İzmir milletvekili Prof. Dr. Hakkı Akalın da katıldı. AKP’li Mehmet Dülger Yürütme Kurulu Başkanlığına seçildi. Ama AKP’li temsilci, daha sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın müdahalesiyle geri çekildi.
Sayın Mehmet Dülger’in ve ayrıca AKP adına Talat Paşa Komitesi’nin toplantısına katılan Sayın Nevzat Yalçıntaş’ın tanık olarak dinlenmesini talep ediyorum.
Bu kısa bilgi bile Talat Paşa Komitesi’nin tam bir milli inisiyatif olduğunu ve dar parti çıkarlarından değil, bir milli dava perspektifi ile hareket ettiğini ispatlamaya yetiyor.

Talat Paşa Komitesi’nin Avrupa’da verdiği mücadele
Sayın Başkan,
Talat Paşa Komitesi kurulduktan sonra verdiği mücadele ile bir milli dava etrafında milletin nasıl birleştirileceğini, nasıl seferber edileceğini ve nasıl başarılı sonuç alınacağının seçkin bir örneği olmuştur.
Türk Tarih Kurumu Başkanı Sayın Yusuf Halaçoğlu hakkında İsviçre’de yaptığı bir konuşmadan dolayı soruşturma açılması üzerine, Türkiye’nin 200 seçkin aydın yurttaşından oluşan katılımcılarla Zürih, Winterthur ve Lozan’da üç günlük başarılı etkinlikler düzenlenmiştir. 24 Temmuz 2005’te Lozan’da yapılan mitinge beş bin yurttaşımız katılmıştır. Aynı gün Lozan barış görüşmelerinin yapıldığı tarihi binada yapılan toplantıda yaptığım konuşmayı bilginize sunuyorum. (EK-8)
Bundan sonra Talat Paşa Komitesi 17-18 Mart 2006 tarihinde Berlin’de 10 bin yurttaşımızın katıldığı bir yürüyüş ve miting, 14 Nisan 2007 tarihinde Paris’te bin kadar yurttaşımızın katıldığı başarılı bir kapalı salon toplantısı gerçekleştirdi.
Sayın Yargıçlar,
Berlin yürüyüşü ve mitingi için Avrupa’daki yurttaşlarımızın katılımını örgütlemek amacıyla, bir ay öncesinden Almanya’ya gittim. Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde, cami dernekleri de dahil olmak üzere yurttaşlarımızın örgütlü olduğu bütün kitle örgütlerini ziyaret ettik. Etkinliği hep birlikte ve en geniş katılımla gerçekleştirmek için çalıştık.
Hazırlık çalışmaları çerçevesinde Tertip Komitesinden iki arkadaşla birlikte Berlin’de Büyükelçimiz Mehmet Ali İrtemçelik’i ziyaret ettik. Sayın Büyükelçi bizi son derece soğuk karşıladı ve yürüyüş ve mitinge karşı olduklarını söyledi. Türkiye Büyükelçiliği, yurttaşlarımızın etkinliğe katılımını engellemek için bütün gücüyle çalıştı. Buna rağmen yürüyüşümüz ve mitingimiz başarıyla gerçekleşti. Yurttaşlarımız AKP’nin büyükelçisini değil, Talat Paşa Komitesi’ni dinlediler.
Daha sonra, Tayyip Erdoğan’ın bizzat İrtemçelik’i arayıp talimat verdiğini ve katılımı engellemek için çalışmasını istediğini öğrendik. Yani Talat Paşa Komitesi, sözde soykırım yalanına karşı mücadele ederken Tayyip Erdoğanlar Talat Paşa Komitesi’ne karşı mücadele ettiler.
Bütün bu mücadelelerle Avrupa kamuoyuna sözde soykırım yalanı ile ilgili gerçekler anlatıldı. Başta 1918-1920 yıllarında kurulan Ermenistan Devletinin ilk başbakanı olan Ovannes Kaçaznuni’nin, tarihi gerçekleri kabul eden ve Türklerin haklı olduğunu itiraf ettiği kitabı olmak üzere çok sayıda kitap İngilizce, Almanca ve Fransızca basıldı ve bu ülkelerde 100 binin üzerinde dağıtıldı.
Acıdır ama gerçektir, AKP iktidarı bütün bu mücadelelerde yanımızda değil, karşımızda oldu. Lozan’da Genel Başkanımız hakkında açılan ceza davasında ise AKP, ceza verilmesini kolaylaştıran bir tutum aldı. Genel Başkanımız Sayın Doğu Perinçek’in Lozan’daki yargılamada ceza aldığı 7 Mart 2007 günü, İsviçre Adalet Bakanı Blocher, konu ile ilgili olarak kendisine sorulan soruya cevap olarak; “Türk Adalet Bakanı Cemil Çiçek ile yeni görüştüğünü, Türkiye hükümetinin mahkumiyet kararına bir tepkisinin olmayacağını, çünkü Doğu Perinçek’in Tayyip Erdoğan iktidarının aşırı muhalifi olduğunu” söylediğini belirtti.
Yani Berlin’den sonra Lozan yargılamasında da AKP, soykırım yalanına karşı mücadele eden bizlerin karşısında yer aldı.
Ama Talat Paşa Komitesi’nin Avrupa’da yürüttüğü mücadele başarılı olmuştur. Son olarak Paris’te büyük bir başarıyla yapılan kitlesel protesto, Talat Paşa Komitesi’nin açtığı yoldan gerçekleşti. Talat Paşa Komitesi bu eyleme yurttaşlarımızın katılımı için bütün gücüyle çalıştı. Avrupa’nın her yanında katılımı örgütledi. Sonuçta Yüksek Adalet Konseyi, Fransa Meclisi’nin sözde soykırımı inkâra ceza öngören yasasını iptal etti.
5 Mayıs 2012 günü, Fransa Cumhurbaşkanı adaylarından François Hollande, bu ülkede oturan Türklere bir mektup göndererek, kendisinin sözde soykırım ile ilgili sözkonusu yasaya karşı olduğunu söylemek ihtiyacı duymuştur. Yani Avrupa’da soykırım konusunda rüzgar tersine dönmüştür ve bunda en büyük pay Talat Paşa Komitesi’nindir. (EK-9)

Talat Paşa Komitesi’nin Yürütme Kurulu Üyesi Değilim
İddianame, Talat Paşa Komitesi’nin Yürütme Kurulu üyesi olduğumu iddia ediyor. Her şeyden önce belirtmeliyim ki böyle bir sıfattan ancak onur duyarım. Ancak gerçeği ifade etmek açısından söylüyorum: Talat Paşa Komitesi Yürütme Kurulu üyesi değilim. Talat Paşa Komitesi’nin çalışmalarına katıldım. Danışma Kurulu üyesi oldum. Özellikle yurtdışı etkinliklerinin gerçekleştirilmesinde görev aldım. Ama Yürütme Kurulu üyeliği görevini almadım.
İddianamede belirtilen listede 45 kişi yer almaktadır. 45 kişilik Yürütme Kurulu olmaz.
26 Ocak 2006 günü İstanbul’da Pera Palas’ta gerçekleşen Danışma Kurulu toplantısında belirlenen Yürütme Kurulu şu isimlerden oluştu.
– Ensar Öğüt, CHP Ardahan Milletvekili
– Nüzhet Kandemir, DYP Genel Başkan Yardımcısı
– Ferit İlsever, İşçi Partisi Genel Başkan yardımcısı
– Salih Kılıç, Türk-İş Genel Başkanı
– Ertuğrul Kazancı, ADD Genel Başkanı
– Prof. Dr. Mustafa Erkal, Aydınlar Ocağı Başkanı
– Prof. Dr. Ferit Hakan Baykal, Marmara Üniversitesi Uluslararası Hukuk Bölüm Başkanı.
Yürütme Kuruluna daha sonra AKP Antalya milletvekili ve TBMM Dışişleri Komisyonyu Başkanı Mehmet Dülger, ANAP Erzurum Milletvekili İbrahim Erdoğan ve SHP İzmir milletvekili Prof. Dr. Hakkı Akalın da katıldılar ve Sayın Mehmet Dülger Yürütme Kurulu Başkanı oldu. (Turhan Özlü, EK 2. Klasör, s. 218-219)

V. KIRK YILDIR MÜCADELE ETTİĞİMİZ GLADYO BELGELERİYLE SUÇLANIYORUZ
Sayın Yargıçlar,
Kitlelerde büyük infiale yol açan suçları işlemek ve daha sonra bu suçları muhaliflerin üzerine atmak Kontrgerilla-Gladyo teorisinde çok önemli bir yer tutar. Kontrgerilla teorisinin yazıldığı bütün kitaplarda bu taktik geniş olarak işlenmektedir. Amerika özellikle Vietnam savaşında ve daha sonra dünyanın her tarafında yurtseverlere karşı mücadele ederken bu taktiği sonuna kadar kullandı.
Gladyo, son on yılda Türkiye’de, diyebiliriz ki tarihinin en büyük operasyonunu yürütmektedir. Dünyanın 5. Büyük Ordusu hedef alınmıştır. Emperyalizme karşı tarihin ilk Kurtuluş Savaşının sonunda kurulmuş ve binlerce yıllık bir devlet geleneğinin mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti tasfiye edilmektedir. Amerikan Gladyosu Türkiye’deki işbirlikçileriyle birlikte işte bu büyük operasyonu yürütürken psikolojik savaşın bütün taktik ve yöntemlerini kullanmakta ve hatta diyebiliriz ki “özel harbin” teori ve pratiğine “katkılar” yapılmaktadır.
Biz İşçi Partililer tam 40 yılı aşkın bir süredir Gladyo’ya karşı mücadele ediyoruz. Hatta İşçi Partisi’nin tarihi, Gladyo’ya karşı mücadele tarihidir de diyebiliriz. 40 yılın sonunda bugün düşmanımıza ait belgelere dayanılarak yargılanmamız kesinlikle Gladyo’nun bir başarısıdır. Gladyo sadece işlediği suçları değil, hazırladığı belgeleri de yarım yüzyıldır Türkiye’de kendisine karşı mücadele eden en büyük muhalifine mal etmeye çalışmış ve bizlerin yargılanmasını sağlamıştır.
İddianamede yer alan;
1. Ergenekon, Analiz Yeniden Yapılanma Yönetim ve Geliştirme Projesi,
2. Strateji Grubu Dinamik anti-tez,
3. Lobi
4. Fabrikatör
5. Ulusal Medya 2001 ve 2010
6. Analiz İşçi Partisi’nin Türk ile Kürdü birlikte örgütleme tasarımı
Bu belgelerin hepsi Gladyo imalatıdır.
Bu belgelerin hepsi İşçi Partisi’ne düşmandır. Söz konusu belgelerde bu düşmanlık açıkça yazılmaktadır. Dünya tarihinde bir partinin, herhangi bir örgütün kendisine saldıran belgelerden sorumlu tutularak yargılanması herhalde ilk defa gerçekleşiyor.
Genel Başkanımız 1. Ergenekon davasında heyetinizin önünde yaptığı savunmada etraflı olarak açıkladı. Bu belgelerden hiçbiri Partimizde veya Partili arkadaşlarımızın evinde bulunmadı. Sadece bir belgenin, Sabah gazetesi yazarı Aslı Aydıntaşbaş tarafından 2005 yılında gazeteyi ziyareti sırasında kendisine gösterildiğini ve talebi üzerine daha sonra kendisine fakslandığını söyledi ve bunu Aslı Aydıntaşbaş’ın el yazısıyla kanıtladı. Aslı hanım aynı belgeyi daha sonra Av. Vural Ergül’e de göndermiş ve aynı el yazısı notlar o belgede de var.
Sayın Yargıçlar,
Nasıl oluyor da bizde bulunmayan ve üstelik baştan sona bize saldıran belgelerden dolayı suçlanıyoruz. Üstelik Sayın Doğu Perinçek savunmasında kanıtlarıyla bu belgelerin kimin tarafından hazırlandığını ve nasıl bir tertibin malzemesi olarak piyasaya sürüldüğünü açık bir şekilde ortaya koymasına rağmen, aynı iddialar bu sefer de hakkımızda hazırlanan iddianamede bir kez daha ileri sürülebilmektedir.
Bir kez daha kısaca belirtecek olursak; İşçi Partisi’nin ve İşçi Partisi yöneticilerinin yüzbinlerce sayfa tutan yazılı belgesi vardır. Bu belgeler ile Gladyo’nun iddianameye temel yapılan belgelerinin dili, üslubu, felsefesi, hedefi, hatta kullandığı sözcükler bile farklıdır. Hatta İşçi Partisi’nin belgeleriyle, bu Gladyo belgeleri arasında bir tek ortak cümle bile bulmak mümkün değildir.
Bütün belgelerin değişmeyen özelliği İşçi Partisi’ne düşmanlık yapmasıdır. Bazı belgeler özel olarak İşçi Partisi’ne karşı yazılmıştır. “Dinamik anti-tez”, “Analiz İşçi Partisi’nin Türk ile Kürdü birlikte örgütleme tasarımı”, “lobi” ve “fabrikatör” gibi. Diğer belgeler de farklı değildir.
Bunlardan “fabrikatör” başlıklı olanı, İşçi Partisi’nin yeminli düşmanı Mehmet Eymür tarafından yazılmış olan “Analiz” ve “Sentez” kitaplarından alınmıştır. Doğu Perinçek’e saldırmaktadır. Aslında bütün bu belgeler İşçi Partililer açısından beraat gerekçeleridir.
İddianamede “örgütsel dokümanlar incelendiğinde örgütün nihai amacına ulaşmak için araç olarak;
– Yapay terör örgütlerinin oluşturulması,
– Mafyanın ve uluslararası uyuşturucu ticaretinin kontrol altına alınması,
– Sivil toplum kuruluşlarının kontrol altına alınması,
– Siyasi partilerin kontrol altına alınarak siyaset dünyasına yön verilmesi,
– Gerektiğinde siyasilere suikast düzenlenmesi,
– Örgüte eleman kazandırmak, zaman zaman da örgütün menfaatleri için ülke içinde kargaşa ortamı oluşturup halkta panik ve kutuplaşmalara yol açacak eylemlerin yapılmasının benimsendiği anlaşılmıştır” denilmektedir.
Bu alçakça yöntemler en başta ABD emperyalistleri tarafından İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyanın her tarafında uygulandı. Bunun teorisini de yaptılar. İşçi Partisi ise bu halk düşmanı politikalara karşı mücadele etmektedir. Gladyo’nun bu yöntemlerine karşı bugüne kadar binlerce makale yazdık. Basın yayın organlarında çalışan arkadaşlarımız binlerce haber yaptı, önemli araştırmalara imza attık.
Gladyo’ya karşı mücadele içinde yayınladığımız kitaplar ise şunlardır:
Doğu Perinçek arkadaşımızın; “Gladyo ve Ergenekon”, “Mafyokrasi”, “Çiller Özel Örgütü”, “ Bir Devlet Operasyonu” ve “Tayyip Erdoğan’ın Yüce Divan Dosyası” kitapları. Ayrıca “Susurluk Komisyonu Tutanakları”,
Ferit İlsever arkadaşımızın; “Kontrgerilla I, II ve III”.
Adnan Akfırat arkadaşımızın; “Özel Savaş”, MİT’in Yalanları” ve “Eşref Bitlis Suikastı”.
Hikmet Çiçek arkadaşımızın “Hangi Hizbullah”,
Ve ayrıca arkadaşlarımız tarafından yayına hazırlanan “2. Adam Anlatıyor, MİT CIA İlişkisi” ile “Bütün Yönleriyle Susurluk” kitapları. (EK-)
Türkiye’de Gladyo’ya karşı bu ölçüde mücadele eden ikinci bir parti, örgüt yoktur. Emperyalistlerin bize olan hıncı bundan dolayıdır. Yıllardır bundan dolayı arkadaşlarımız tutukludur. Partimiz, işyerlerimiz ve evlerimiz bunun için defalarca basılmıştır ve biz bundan dolayı şimdi burada yargılanıyoruz.

İşçi Partisi Gladyo’nun kara propagandasının hedefi olmuştur.
İddianamede, sözde Ergenekon Terör Örgütünün kara propaganda yaptığı iddia edilmekte ve biz de bu propaganda ile ilişkilendirilmekteyiz. “Kara Propaganda”, Gladyo’nun psikolojik savaş teorisinde kullanılan bir deyimdir.
İddianameye alınan, psikolojik harekâtın kara propaganda ile ilgili bölümü şöyledir:
“Psikolojik harekâtın; hedef kitlenin düşünce ve davranışları istenilen doğrultuda yönlendirmek amacıyla yürütülen her türlü faaliyet olduğu, yalan, iftira ve sahte delilleri kullanan kara propagandanın, bunlar arasındaki en acımasız yöntem olduğu, kitle iletişim araçlarının propagandanın olmazsa olmazı olduğu anlaşılmaktadır.” (İddianame, s.29)
Sayın Yargıçlar,
İddianame, İşçi Partilileri suçlamak için alıntılar yapılmış, ama bizim hangi “kara propagandayı” yaptığımıza ilişkin tek bir örnek verilmemiştir.
Gerçekte ise biz İşçi Partililer olarak tam 40 yıldır Gladyo’nun “kara propagandasının” hedefindeyiz. Ama bizi hedef alan kara propaganda hiçbir dönem, son beş yıllık dönemde olduğu kadar yoğun olmadı.
Bazı örnekler verelim:
1- “İşçi Partisi’nden Yargıtay Krokisi çıktı”. İşçi Partisi’den götürülen CD’ler içinde olmayan bir CD’den çıkan bu kroki, bilindiği gibi, Genel Başkanımız daha sorguda iken Taraf gazetesinde 23 Mart 2008 tarihinde manşet oldu. Üstelik gazetede yayınlanan faksın tarihi 13 Mart. Yani İP Genel Merkezinde arama yapılmasından bir hafta önce.
2- “Doğu Perinçek’in referansıyla Barzani, Talabani ve PKK’ya 2 tır içinde 24 bin silah gönderildi.”
3- “Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’a suikast yapacaklardı.”
4- “İzmir’de NATO üssüne saldıracaklardı.”
5- “Doğu Perinçek Veli Küçük’e gönderdiği belgede ‘arz ederim’ dedi.”
6- “Perinçek, Çin ve Rusya servisleriyle çalışıyor.”
7- “Perinçek, PKK’nın gizli ikinci lideri.”
8- İP Genel Sekreteri Nusret Senem, bürosundan bilgisayar hardisklerini yakmak isterken yakalandı.
Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. İşte “kara propaganda” budur. Tamamen yalan ve iftiraya dayanmaktadır. Bize karşı yapılmıştır. (EK-10) bütün bunların yalan olduğu mahkeme kararları ve resmi belgelerle kanıtlanmıştır.

Savcılar geri aldıkları iddiaları tekrar yazıyorlar
Yargıtay krokisi, İzmir’de NATO tesislerine saldırı planı ve Org. Yaşar Büyükanıt’a suikast gibi iddialar 1. Ergenekon iddianamesinde yer almıştır. Mahkeme, duruşmada CD’leri getirmiş ve üzerinde iddia edildiği gibi imza olmadığını tutanağa yazmıştır. Bunun üzerine savcılar hazırladıkları 2. Ergenekon iddianamesinde bu konularda bir suç isnadında bulunmadıklarını belirtmişlerdi.
Buna rağmen aynı iddialar dört buçuk yıl sonra şimdi bizimle ilgili olarak hazırlanan iddianameye de konulmaktadır. Görülüyor ki burada sözkonusu olan hukuki kaygılar değildir. Bu iddialarda bir ciddiyet yoktur.

Kim Gladyo’nun amacına uygun hareket ediyor?
İddianame, Ergenekon Terör Örgütünün amacı; “Sürekli iç çatışma ve kaos yaşayan, komşu ülkeleriyle düşman, insan hakkı ihlallerinin yaşandığı, ekonomik kriz, etnik çatışmalar ve terör örgütleri ile uğraşan, ekonomik yönden zayıf bir ülke yaratmaktır” diye yazıyor. (İddianame, s. 25-26)
Bu iddiaların hiçbiri İşçi Partisi ile birlikte düşünülemez. Ama AKP iktidarının pratiğine bakıldığı zaman, iddia edilen durumun her alanda yaratılmış olduğu görülecektir.
AKP iktidarı döneminde, Türkiye; izlenen politikaların sonucunda;
– Sürekli iç çatışma ve kaos yaşamaktadır.
– Bütün komşu ülkelerle düşman olmuştur.
– İnsan hakkı ihlallerinde Türkiye dünyada ön sıralardadır. Avrupa’da birincidir.
– Etnik çatışma ve terör yıllar içinde artmıştır.
– Toplam borç yükü Cumhuriyet döneminin tümünde olan borçlanmasının iki katına çıkmış, özelleştirmeler ve hortumlamayla milli ekonomi ağır darbe almıştır.
Bu durumda AKP, iddianamede tarif edilen Ergenekon Terör Örgütü’nün amacına uygun hareket etmiştir. İsminin ne olduğu bir yana AKP iktidarının, Gladyo’nun amacına uygun hareket ettiği bir gerçektir.

VI. GİZLİ TANIK İFADELERİ
İddianamede bir de “Gizli tanık” bulunmaktadır. Gizli tanık “Kurşun”a göre 2004 yılı Ekim ayında İşçi Partisi Genel Merkezi’nde ben kendisiyle ilk defa karşılaşmış ve tanışmışım. İfadeye göre ilk defa karşılaştığım “Kurşun”a, “İşçi Partisi’nin Orduyu müdaheleye ikna etmek amacıyla kampanya açtığını, bu amaçla bütün yurtta Genelkurmay’a faks-telgraf çektirdiklerini ve kendilerinin de Kırıkkale’de aynı şekilde hareket etmelerini” söylediğim iddia edilmektedir.
Yine Gizli Tanık “Kurşun”un iddiasına göre Kırıkkale’ye dönüp ertesi gün “Genel Sekreter istiyor” diye il başkanına toplantı düzenlettiklerini ve kendilerinin o toplantıya ses kayıt cihazı ile gidip, konuşmaları kaydettiklerini söylemektedir.
En ufak bir kanıtla desteklenmeyen “gizli tanık” ifadesine itibar edilemez. Savcılık ifadem sırasında sordum: Madem böyle bir tanık ifadesi var, Genelkurmay’a yazıp sorun. “İşçi Partililer bahsedilen tarihte, Genelkurmay’a söylenen faksı, mektubu göndermişler mi?” diye.
İddia makamı, bizim talebimiz üzerine sormuş. Gelen cevap “Bu tür evrakları beş yıl geçince imha ediyoruz. Dolayısıyla isteminizi karşılamamız mümkün değil.”
Gizli tanık 2009 yılında ifade vermiş. Yani 5 yıl daha dolmamış. Ama anlaşılan Özel Yetkili Savcı bu ifadeyi ciddiye almamış ve hiçbir araştırma yapmamış.
Sayın Yargıçlar,
İşçi Partisi’nin darbelere karşı tavrının ne olduğunu öğrenmek için gizli tanıklara gerek yok. Türkiye’nin en çok yazan çizen partisiyiz. Hemen her konuda görüşlerimizi yazılı hale getiririz. Çünkü politikalarımız biricik silahımızdır ve o politikalar halk tarafından benimsendiği zaman bir anlam ifade eder. Gizli tanığın “darbe olsun” diye çalıştığımız yalanını söylediği 2004 yılına ait bütün arşivlerimiz de incelenebilir. Suçlama benimle ilgili olduğu için 2004 yılı Mayıs’ı ile 2005 yılı Mayıs’ı arasında yazmış olduğum bütün yazıları bilginize sunuyorum. (EK-11)
Ayrıca 18 Eylül 2004 tarihinde tarafımdan kaleme alınmış olan “Kırılma Noktasına Giderken Durum ve Görevlerimiz” başlıklı belgeyi de dikkatinize sunuyorum. Belge, Emniyet tarafından imajı alının bilgisayarımda bulunmaktadır. Yani şuanda adli emanettedir. Hiçbir yerde yayınlanmadığına göre, demek ki Parti organlarına sunulmak üzere kaleme alınmıştır. Yani bir iç yazışmadır. Belge İşçi Partisi’nin ne yapması gerektiğini anlatmaktadır ve baştan sona gizli tanık “Kurşun”u yalanlamaktadır.
Gizli tanık Kurşun, 16.11.2009 tarihinde Savcı Zekeriya Öz’e verdiği ifadesinde de belirttiği üzere jandarma için çalışan bir “muhbir”dir. Yine ifadesinden anlaşılacağı üzere sadece muhbirlikle yetinmemiş, kışkırtıcı ajanlık da yapmıştır. Söylediklerinde bir mantık yoktur. İşçi Partisi’nin Genel Sekreteri ilk defa karşılaştığı bir kişiyle il örgütüne talimat göndermez. Yasal bir parti toplantısına ancak bir kışkırtıcı ajan, dinleme cihazı ile gider. Ciddi ve hukuka uygun bir yargılamada Gizli Tanık Kurşun’un ifadesine itibar edilmesi mümkün değildir.

YASAL BİR PARTİNİN YÖNETİCİLERİ VE ÜYELERİNİN BİRBİRLERİYLE İLİŞKİLERİ “TERÖR ÖRGÜTÜ İRTİBATI” OLARAK SUÇLANAMAZ!
İddianamede, “Diğer Ergenekon Silahlı Terör Örgütü sanıkları ile irtibatı” başlığı altında telefon görüşmesi yaptığım kişilerden hareketle sunulan kanıt, bu iddianamenin sadece ne kadar ciddiyetsiz olduğunu gösterir.
Tunç Akkoç, Ufuk Akkaya ve Ferit İlsever’in rehberlerinde telefonum kayıtlıymış. İddianamede, bu açıdan iyi bir inceleme yapılmadığı kesindir. Uzun yıllar İşçi Partisi Genel Sekreteri, Genel Başkan yardımcısı ve Genel Başkan Vekilli olarak telefonum; İşçi Partisi’nin Genel Merkez, İl, İlçe ve Belde yöneticilerinin tümünün, 50 bin üyesinin çoğunluğunun rehberinde bulunur. Onun için Ergenekon davasında yargılanan İşçi Partililerin tümünün rehberlerinde telefonumun bulunmasından daha doğal bir şey olamaz.
Turhan Çömez, Sinan Aygün ve Emin Gürses dışında irtibatım olduğu iddia edilen isimlerin hepsi İşçi Partilidir. Parti yöneticilerinin ve üyelerinin birbirleriyle telefonda konuşmasını suç kanıtı saymak, aslında ortada bir suç olmamasının yol açtığı çaresizliğin sonucudur.
Turhan Çömez, Sinan Aygün ve Emin Gürses’le yaptığım telefon konuşmalarım eğer suç idiyse niye bu görüşmelerden bir tanesi bile dava dosyasında bulunmuyor? Sinan Aygün Ankara Ticaret Odası Başkanı, Emin Gürses Türkiye’nin seçkin aydınlarından biri. İşçi Partisi Genel Başkan yardımcısı olarak birer sefer konuşmuşum. Aslında az konuşmuşum.
Sayın Turhan Çömez’i, Ankara’da düzenlediğimiz bir “Ekonomi Çalıştayı”na konuşmacı olarak davet ettim. Telefon görüşmelerimiz bunun üzerine oldu. Ama belirttiğim gibi, eğer bu konuşmalar suç kanıtı olarak görülüyorsa hiç olmazsa bir tanesi iddianameye veya eki olan klasörlere konulsaydı. Hiçbirini yapılmamış, çünkü suç yok.
İddianamede, Sayın Şule Perinçek ile olan telefon konuşmalarımın “Diğer Ergenekon Silahlı Terör Örgütü Sanıkları ile irtibat” kapsamında yazılması ise tek kelime ile vahimdir. Kanunsuzluğun hangi boyutlara vardığını göstermektedir.
İddianame, Perinçek soyadını taşımanın sanık sayılmak için yeterli olduğunu göstermektedir.

VII. SONUÇ ve İSTEM
Sayın Başkan,
Sayın Yargıçlar,
Ben İşçi Partisi’nin üyesiyim. Ve yıllarca Genel Sekreterlik ve Genel Başkan Yardımcılığı görevlerini yaptım. Benim için bundan daha büyük onur yoktur.
İdeolojimiz ve programımız bellidir. Görüşlerimizi bugüne kadar her koşulda taviz vermeden ve göğsümü gere gere savundum. Emperyalizme ve Ortaçağ karanlığına karşı tam bağımsız ve demokratik Türkiye için mücadele ettim. Bu mücadelenin diğer adı 150 yıldır halkımızın verdiği mücadelenin sürdürülmesi ve hedefine ulaştırılmasıdır. Türkiye, Kemalist Devrimle geçen yüzyılın başında büyük atılımını yaptığı ama tamamlayamadığı mücadelesini başarıya ulaştıracaktır. İşçi Partisi bunun mücadelesini veriyor.
1970’lerin 12 Mart rejiminden bu yana 4 kez tutuklandım. Her seferinde Partimi ve fikirlerimi, başım dik, onurla savundum. Şimdi yine İşçi Partisi’nin yöneticilerinden biri olarak karşınızdayım. Ama bu sefer 40 yıldır mücadele ettiğim karşıdevrim merkezinin, bütün Türkiye’yi hedef alan bir tertibi nedeniyle yargılanmak isteniyorum.
Sayın Yargıçlar,
Bu nafile bir çabadır. Bütün siyasi yaşamı boyunca emperyalizm kaynaklı her tür teröre karşı mücadele etmiş ve çok sayıda mensubunu bu mücadelede şehit vermiş İşçi Partisi’ni “terör”le yan yana getirmek mümkün değildir.
Şimdi ülke ve millet olarak Cumhuriyet tarihinin en büyük emperyalist saldırısı ile karşı karşıyayız. Türkiyemizi bir yandan ABD emperyalizmi hesabına bütün komşularıyla sonu gelmez çatışmaların ve savaşların içine sürüklüyorlar. Öte yandan Cumhuriyet Devriminin bütün kazanımlarını yok ederek bizi Ortaçağın kör kuyularına yuvarlamak istiyorlar.
Bunu başaramayacaklar.
Milletimiz buna izin vermeyecektir. İşçi Partisi bu mücadelede, halka önderlik etme görevini yerine getirecektir.
Dava dosyasının ek klasörlerinde yer alan bütün telefon konuşmalarımız, Partimize ait olan bütün belgeler, şahsen benim tarafımdan hazırlanmış olan bütün belgeler, hepsini kabul ediyoruz. Bize ait olan belgeler ile iddia makamının bize suçlama yöneltmek için kullandığı Gladyo belgeleri birbirinin zıddıdır. En ufak bir ortak noktaları bulunamaz.
İşçi Partisi, Türkiye’nin en dürüst partisidir. Hesabını veremeyeceği hiçbir sözü, hiçbir davranışı yoktur. Sadece son 5-6 yıl değil, bütün hayatımız takip altında geçti. Düşmanlarımız bize atabilecekleri en ufak bir çamur bulamadılar. Çareyi sahte belge üretmede, yalan ve iftirada bulmuşlardır.
Saldırıya uğrayan Türkiye’dir. Vatanı savunma cephesinin en önünde olduğumuz için, saldırıdan biz de payımıza düşeni alıyoruz.
Sayın Yargıçlar,
Partimizle ilgili gerçekleri bu vesileyle bir kez daha sizlere sunmuş bulunuyoruz. Bizleri tahliye ederek ve beraatımıza karar vererek sizleri, bu tertibe dur demeye davet ediyorum.
Saygılarımla

Mehmet Bedri Gültekin

ip.org.tr

Reklamlar

Yorum yapın yada içinizi dökün rahatlayın...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: