Suriye’ye bir de bu pencereden bakın

Gazeteci Cüneyt Özdemir, “Şam’da bir gün” adıyla Suriye eksenli medya savaşlarını analiz ediyor. Medya propagandasını kazanan tarafın “kavgadan” zaferle çıkacağını iddia ediyor. Suriyeli yetkililer ve vatandaşlarla Türkiye – Suriye ilişkilerini, yaşanılan zorlukları sorguluyor. 31 Ekim günü yayınlanan programında Emevi Camii üzerine tarihi malumatlar sunuyor. Şam’ın huzurlu, rahat ve güvenli bir görüntü arz ettiğini, lakin Suriye’nin uzak kasaba, köy ve taşra bölgelerinde “büyük bir savaşın” hüküm sürdüğünü dillendiriyor. Başkent olması itibariyle Şam’ın Libya’nın başkenti Kaddafi dönemi Trablus’la benzerlikler arz ettiğini lanse ediyor. Van depremi sonrası yaptığı programla Başbakan Erdoğan’ın tepkisine maruz kalan Özdemir, Şam’dan “objektif” ve “dengeli” bir program yapmaya çalıştığı görüntüsü sunuyor. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad ile henüz yapamadığı görüşmenin suya düşmemesi için programını “özenle” yapmaya çalıştığı kaygısı yüzüne yansıyor. Gece kulüplerinde turluyor. “Savaşa” ve “iç çatışmaya” rağmen “zengin elit kesimin” görkemli AVM’lerde marka butiklerde normal hayatlarını devam ettirdiklerini, 6 milyon dolar değer biçilen evlerde oturduklarını, akşamları da gece kulüplerinde salsa ve tango danslarıyla yorgunluk attıklarını, Şam’ı bu yönüyle İstanbul ile kıyaslıyor. Varlıklı kesimin “rejimle” sorunu olmadığı ama henüz gidip göremediği, tanımadığı uzak bölgelerde “isyanın” bütün şiddeti ile sürdüğünü söylüyor.

Niyet ile eylem uyumsuzluğu

Cüneyt Özdemir’i yakinen tanıyan gazetecilerin Özdemir’in ne kadar “objektif” olmaya çalışıyor gibi görünse de aslında Suriye’ye “özel bir misyon” üstlenerek geldiğini ifade ediyorlar. Buna binaen, ilk etapta “habercilik kaygısıyla” hareket ettiğini tesis ettikten sonra, programının ikinci bölümünde gerçek yüzünü göstererek “esas misyonunu” deşifre edeceğini iddia ediyorlar. Bir başka kesim, dünya karar merkezlerinin sesi konumunda olan CNN Türk programcısı Özdemir’in, piyasayı allak bullak eden bilgi kirliliğine karşı alternatif bir Suriye portresi çizmek peşinde olduğunu söylüyorlar. Uluslararası yeni konjonktürün Suriye lehine işlediği, silahlı muhalefete karşı önemli mevziler kazandığı, vaat ettiği reformlarla geniş kesimin desteğini garantilemiş olan Suriye devletinin bozulan ve yara alan Türkiye-Suriye ilişkilerinin iyileştirilmesi yönünde atılan önemli bir adım olarak görüyor. Sütten ağzı yananların yoğurdu üfleyerek yemek zorunda kaldıkları bir dönemde Özdemir’in neyin peşinde olduğunu zaman gösterecek. Lakin, bu oluncaya kadar kafasındaki gerçek misyonunun hayra mı şerre mi vesile oluşturacağını hep birlikte müşahede edeceğiz.

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad İngiliz The Sunday Telegraph gazetesine verdiği mülakatta, Suriye’nin fay hattının merkezinde bir ülke olduğunu söyledi. Bu hattın tetiklenmesi durumunda bölgede büyük bir depremin hasıl olacağını ifade etti. Bir Afganistan yerine onlarca Afganistan yaşanacağı uyarısında bulundu. Suriye bölünürse başta Türkiye olmak üzere bütün bölgenin paramparça olacağını iddia etti. Bu sözleri çok farklı yorumlandı. Ortada dolaşan ciddi iddialar var. Kendilerini Özgür Suriye Ordusu olarak sunan ve Türkiye topraklarında ikamet eden mülteci bir asker uluslararası askeri destek ve müdahale istiyor. Türkiye topraklarını kullanarak Suriye içinde askeri eylemler yaptıklarını, askeri saldırıları organize ettiklerini korkmadan dillendiriyor. Türkiye Dış İsleri Bakanlığı bu hususu “düşünce özgürlüğü” kapsamında değerlendiriyor. Bu durumu “düşünce özgürlüğü” olarak Kabul eden Türk yetkililer, PKK’nın Kuzey Irak’ı üs olarak kullanmasını kabul edemediklerini açıklıyor.

Camdan evi olan

Köşe yazarı gazeteci Semih İdiz evi camdan olanın taş atarken dikkatli olması gerektiğini, Türkiye’nin “tehlikeli sularda” yüzmeye başladığının altını çiziyor: “Dışişleri Bakanı Davutoğlu “Suriye’de zulme izin vermeyiz” derken, örneğin Bahreyn’de Sünni azınlığın, Suudi Arabistan’ın desteğiyle Şii çoğunluğa karşı her türlü zulmü reva görmesine rağmen Ankara’dan çıt çıkmıyor. Bu da ‘seçicilik’ veya ‘çifte standart’ görüntüsü veriyor. Sonuçta Suriye’ye ‘demokratik’ ve ‘insani’ gerekçelerle müdahale etmek bizce iyi bir şeydir. Ancak bunun inandırıcı ve etkin olması için hem kendi evimizin çok daha düzenli hem de dış politika yönetimimizin daha tutarlı olması gerekiyor. Yoksa arkasından, “Türkiye Suriye’ye insani değil, ‘Yeni Osmanlıcılık’ ve ’emperyalist’ güdülerle müdahale ediyor” suçlaması gelecektir…” haklı tespitini yapıyor.

Erdoğan “Suriye Türkiye’nin iç meselesidir” derken, Genelkurmay Başkanı Suriye’deki hadiselerin o ülkenin “iç meselesi” olarak görüyor. Batı, rahmetli Menderes’i 1957-58 tarihlerinde önce Suriye üzerine sürmüş sonra yalnız bırakmıştı. Bugün Batı aynı oyunu Erdoğan üzerinden sergilemektedir. Erdoğan kuş çocuk misali omuz silkip “görüşmem” derken, Batı Suriye ile görüşme kanallarını açık bırakıyor. ABD, Şam Büyükelçisi Robert Ford’u geri çekmediğini, “Noel tatilini ailesi ile biraz daha erken kutlamak için geldiğini” açıklamasını yapıp diplomatik ilişkileri dondurmak istemediği yönünde işaretler verirken, Suriye Devlet Başkanı Esad, Türkiye Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, ABD Büyükelçisini aratmadığını ve bir Türk’ten ziyade bir Amerikalı Büyükelçi gibi konuştuğunu söylemesi çok ciddi bir suçlamadır. Davutoğlu kimseden talimatlar almadıklarını, taşeron gibi davranmadıklarını iddia ederken, Clinton ve Obama ile Suriye istişareleri had safhaya ulaşıyor.

Barzani’den medet ummak

AK Parti hükümeti, PKK ile mücadelesinde, “bir kedi bile teslim etmem” tehdidini savuran Barzani’nin Peşmergelerinden medet umuyor. ABD ile sağlanan askeri-güvenlik işbirliği ile PKK’nın kökünü kazıyacaklarının müjdesini veriyor. Birileri bunun için, tavuk kümesini tilkiye teslim etmek benzetmesi yapıyor. Suriye, Irak ve İran’ı da tehdit eden bölücü ve dini-dar oluşumların bizatihi ABD tarafından hortlatıldığı, desteklendiği ve cesaretlendirdiği gerçeği varken, halen ısrarla bu sorunları ABD ile çözmek arzusu taşımanın saçmalığına işaret ediyor. 2007 tarihinde Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın, Türkiye’ye yaptığı askeri, ekonomik ve siyasi ortak program ve irade oluşturma önerisi ve bölgesel yıkıcı faaliyetlere karşı birlikte hareket etme talebine niçin sağır kalındığı sorgulanıyor. Ağustos 2009 tarihinde, Türkiye – Suriye ordularının ilk defa yaptıkları askeri tatbikatın kimleri rahatsız ettiği ve niçin bir daha yapılmadığı sorularına cevap aranıyor. Türkiye’de yargıyı, orduyu “Alevilerin” işgalinde gören ve bu kurumlarda, bu vatanın asli unsurları “Türk Oğlu Türk Alevileri” görmeye tahammül edemeyen faşist-ırkçı dini-dar güruhlar Suriye’de Alevi-Sünni söylemlerini temcit pilavı gibi sunuyor.

Prof. Dr. Mehmet YUVA/Yeni Mesaj

Reklamlar

Yorum yapın yada içinizi dökün rahatlayın...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: