YONTULMAMIŞ KALEMLER

Doğuştan yeteneğe hiçbir zaman inanmadım ama Mozart için bir istisna payı bırakmışımdır, ancak şimdi Mozart’ın babasının keman hocası olduğu ve doğduğu günden beri babasından sıkı eğitim aldığı ve hatta ilk bestelerinin babasının olabileceği kuşkuları çoktan yazıldı çizildi.. Mozart’ın deha sayılabilecek ilk eseri 21 yaşında bestelendiğine göre de üç yaşından yirmibir yaşına onsekiz senenin her günü piyano başında antrenmanı olması doğuştan yetenek mitini parçalıyor, gerçek, disiplinli sıkı bir çalışma programı..
Ülkemizin on-onbeş yıl daha atletizm ve bir çok spor dallarında vasat başarıları aşamayacağını bugünden söyleyebiliriz, çünkü antrenman sahalarında sıkı ve disiplinli çalışmasını sürdürenlere rastlayamıyoruz, ileri demokrasinin her bir şeyi çılgın proje, ama vasatı aşamayan handiyse Bengaldeş düzeyinde.. Üstelik insanın ve eşyanın gerçek değerini ve gücünü bilmeyenler hızla ahlaksızlaşır, işte gördünüz eskiden aynı insanlar düşene gülerdi, şimdi aşama kaydettiler ‘ağlayana acı çekene de’ gülmeye başladılar..
Doping torpil bir yere kadar, ruhumuzu yumuşatacak olan tek şey kendini yenerek sabırla çalışmamızdır ve asla unutmayın, başını kaşıyacak vakti olmayanlar ancak başını kesseler sözünden dönmez insan türünden olurlar..
Öğrensin gençler, ondokuz yaşımdan beri kitapçı dükkanlarındayım ve geçen zaman içinde sahafa uğramadığım tek bir hafta elime kitap almadığım tek bir gün ve kazandığımın beşte birini kitaplara harcamadığım tek bir ayım olmadı, şimdi adı meşhur yazarları bire bir tanırım, hayatının otuz yılı rakı masasında geçmiş, ne zaman yazar ne zaman okur bilemedim ama hala filozofmuş gibi bahsediyorlar, oysa ortada eserleri yoktur, gerçek, kendilerine ilerici demokrat diyenlerin sahte peygamberleridir, ayaklarına pranga diye bağlanmış taşı beyin kafa sanacak kadar köleliğinden habersiz insanlardır..
Çok sıkı felsefe, siyaset, sosyoloji, psikoloji, sanat tarihi okudum, yetmedi, meddah, karagöz, Nasreddin Hoca, ortaoyunu gibi konularda üç-beş kişinin sahip olacağı bilgileri toplayarak düşünerek bugüne geldim, insanın bilgisi yazdığı yazının içindedir, kitaplarım raflarda, konuşmalarım kasetlerdedir. İstediğiniz kadar bin tasa bin dert sahibi olun tasayla dertle hayata karşı insanlık borcumuzu ödeyemeyiz, borç biriktirerek ödenir.. Birikiminiz şayet varsa konuşma ve yazılarınızda görülür, ancak ülkemizin mesela İstanbul’unda bir ‘büyü’ inşa edildi, felsefeyle alışverişi olmayan neşesi olmayan kopuk kopuk birkaç satır karalayınca ‘vay anasını’ oluyorlar ve şimdi geriye dönüp bakın ne okunurlar ne bilinirler ama hala Taraf gibi Radikal İki gibi gazetelerde adına günde üç defa dua okunup hatim indirirler.. İşte gençler bu insanların gazetelerinde batakçıya mal kaptırır gibi gençliklerini bedenlerini hayallerini kaptırdı, oysa gençler bilmeliydi ayaklarını basamayacakları yere başlarını sokamayacakları gerçeğini..
Tartışmasız gerçek ‘eserdir’, ya yazdığınızı okutacak ya konuştuğunuzu dinleteceksiniz, arkanıza kırk tane TV almışsınız sabahlara kadar azap verici zulümden beter konuşmalar, davar gibi ekrandalar işte.. Yakılan elektriğe yazık.. Ve geniş kitleler bu insanları dinleyip okuyunca tabii ki ben de yaparım hevesine kapılıyor, oysa hangi düşüncenin sahibi olursanız olun heyecan verici, sevinç duyulan bir cümleniz olmalı, ekranda olmak büyük fikir sahibi olmak anlamı taşımaz, boyacıya sormuşlar hangi rengi seversin altın sarısı ile gümüş demiş, neon sarısı ve ekran gümüşü çok aldatıcıdır..
Üstelik bir de üstüne çağların habercisi gibi konuşmazlar mı? Kırk kanalın kırkında da ifade özgürlüğü derler, sormak lazım, II. Dünya Savaşı’ndan bugüne şüphesiz Sovyetler hariç Avrupa’nın hangi ülkesinde muhalefet bu denli yok edildi ekranlardan ve gazetelerden bu denli acımasız kovulup imha edildi… Ve bundan rahatsızlık duyan tek cümlelerini dahi duymadık, çünkü boğazı büyük olanın dostu olmaz, kazanmadan yenilen lokma güzeldir ancak sizi insanlığa karşı körleştirir, duymazsınız artık.
Oysa bir yazar kendi içinde ilerlemeli, mesela Bilgi Üniversitesi menşeli yazarların çoğu başkalarını susturmak sindirmek gibi bir yasak gestapo yazarlığını profesyonel titizlikle uyguluyorlar.. Onlar konuşurken ekranda hani polisler kahveleri barları basarken kapıdan bağırırlar: ‘uygulama var’ diye, ben de gestapolar konuşmaya başlayınca ‘yine uygulama var’ diyorum ve sonra izleyicilerine bakıyorum ınternet sitelerinde beşikte bebek gibi başlarını uykulu sallıyorlar..
Bırakın bu sonsuz kelime oyunlarını, içinize dönün, işte bir devir sona eriyor hala bir düşünce coşkunluğu, fikir sarhoşluğu kalmadı elinizde, propaganda teknikleriyle ad makam köşe sahibi olmak buraya kadar, üstelik dindar hayalperestlere aynı çanak içine, üstelik vesayet adı altında zalimliği egemen ve meşru kılarak, geçelim.. Amerikalı ajanlarla işleri pişirmişler, askeri casuslarla gazeteler çıkartıp arkadaşlarımızın hepsini içeri tıkmışlar, şimdi ne zaman lafa girsek, yine utanmazca pişmiş aşa su katmışız gibi hınçla bakıyorlar yüzümüze..
Mesela bir yazarın aklınızın ucundan geçirmediğiniz özel gayretleri özel merakları olmalı çünkü bir yazarın önce gönlü hoş olmalı ve beyni böyle dolmalı, ve diyelim ne alaka ama böyle, İlahiyat Fakültelerinin İzmir, İstanbul, Ankara tüm yayınlarını yüzlerce cilt satın alıp sayfa sayfa takip ettim, mesela hayatımın bir altı ayını bir tefsir okumaya diğer bir kaç yılımı sadece arkeoloji ya da birkaç yılımı sadece antropoloji okumaya verdim, yetmedi bir özel merak olarak Ziraat Fakültesi yayınlarını girdim ve 1930’lu yılların ortalarından bugüne ne bulduysam okudum.
Mesela kuru incir, kuru üzüm, buğday, çay, fındık, mermer, krom, bakır, pamuk, kestane, zeytinyağı, tereyağı, peynir, şeftali, kaysı ve Türkiye’nin meşhur ovaları, servileri ladinleri, ormanları, bakın hepsinin ağırlığı var bunların.
Üfürük değiller, bir ürün bunlar, sallama değil gerçek kaynak bunlar, sabahlara kadar beleş TV’lerde atıp tutmak serbest, kırk ekranın kırkında akıllarınızı tellala verip pazar ediyorsunuz ama akıllarınızı sizden başka alan çıkmıyor..
Gerçek, bu ürünleri değerlendirirsen senin bir egemenliğin bağımsızlığın olur, yoksa, köleleşmiş bir millet, dün İngiliz’in bugün ABD’nin askeri olur, ya da üç kuşak kapıcı odacı büfeci olursun, sallayanlar dededen toruna Boğaz’da köşk içinde, görmüyor musunuz Nazlı Ilıcakları Murat Belgeleri helva tencereleri sırtlarında o kanal senin bu kanal benim.
Ne demişler köpek ev sahibinin tabii ki baş sedirde uyuyacak, oysa gerçek ‘vesayet’in, gerçek statükosunu sefayla sürdürürler sen sadece tebaası olursun..
Yani ülkenin maddi gücü maddi kaynakları üretim imkanları ülkemi tanımak için baş meselem oldu, bir ülkeye ‘maddeyi’ tanıtmadan o ülkeyi proje sahibi yapamazsın, Osmanlı’nın borçlarını da bu buğdayla ödedin, kovboy filmlerinin parasını da bunlarla ödedin ve Türkiye’nin ilk büyük zenginlikleri bu ovalardan başladı hayatlarına, ve yazı ve konuşmalarımı hayali kurgu değil işte bu gerçek bilgilerle doldurdum, saraydan kovulmuş kahyalar gibi üniversitelerde gazetelerde bilmiş bilmiş her işe karışan yazarlardan hiç olmadım..
Hiçbir örgüte üyeliğim olmadı, basın suçları hariç suç oluşturacak şirket, hırsızlık, yolsuzluk gibi hiçbir davanın konusu olmadım, sadece yazdım ve konuştum, sırf ermeni bildirisine köpek yazarları gibi davranıp imza atmadığım için aforoz edildim ve ismimin üzerine çarpı işareti çektiler, olsun, gerçek bir yazar kimi nasıl yumruklayacağı hakkını kimseye vermemeli, deyip yoluma gücüm yettiğince devam ettim ve en önemlisi yalnızlığım iğne deliğinden Hindistan’ı seyredecek kadar inceltti kalemimi..
Ülkemiz toplantı salonlarında belki de en çok konuşan yazar oldum ve hangi büyüklükte salon olursa olsun tıka basa doldu yetmedi, son beş yıldır koridorlara ilave ekranlar konularak kalabalıklar salon dışında üç-dört ayrı koridorları doldurdu, otuz kırk yıllık salonlarda bu salon tarihinde ilk defa böyle doldu cümlesini bir çok şehirde valiler yüzüme söylediler, kelimelerin en acı veren yüzlerini bulup kelimelere ateşten kanatlar takıp yüzlerce ayrı salonda konuşmamı rüzgarlar gibi yorulmadan sürdürdüm..
Hiçbir konferansımdan para istemedim, alanları da asla kınamadım, hiçbir konferansımda olay kavga atışma dalaşma itişme tek bir örnek olsun çıkmadı ve kalabalıklar iki saat boyunca çıt çıkartmadan tuvalete dahi gitmeden gözlerini bir saniye ayırmadan dinlediler, en zor işine talip oldum konuşmacılığın, en basit kelimelerle en sert gizemli bilimsel disiplinleri Nasreddin Hoca dili basitliğiyle anlatmaya koyuldum..
Dünyanın her kıtasından defalarca ve Türkiye’nin her şehrinden her gün ısrarla ve günde sadece konferans daveti için beş-on davet alırım, telefonlarım dinleniyor biliyorsunuz zaten, ayrıca davetlerde sağcı solcu ocu bucu ayrımları hiç yapmadım, kapımı çalanla sadece ‘takvim’ ayarlaması yaparım..Hep ayakta konuşurum, bir konferansa gidip gelmek yorgunluğuyla üç günümü alır, bu yüzden çalışma disiplini olarak onbeş günde bir konuşma almaya çalışırım ve otel odasında, uçağa binmeden önce yazılan yazıların yazı olmayacağı düşüncesiyle yazılarımı araya dereye sıkıştırma gayretine hiç girmedim, disiplin bir yazara zenginlik ve güzellik katar ve disiplin bir yazara kayıtsız ve tuzu kurulara karşı amansız bir güç verir..
Hangi TV’de konuşsam yasaklandı, basıldı, konuştuğum TV’lere baskıları siz de izlediniz, bir çok yetenekli arkadaşım ya içerde ya işi bırakmak zorunda kaldı, buna rağmen, diyelim şimdi konuştuğum Avrasya TV’de son üç yılda yüz saate yakın konuşma yaptım ve bu süreçte yazdığım yazılar ülkenizde en büyük okunma oranlarına sahiptir, iyi ki bilgisayarların sayma alışkanlığı var ortada, ve hangi kitap fuarına gitsem imza rekorları kırıyorum, şayet dinlenmemiş ama her can’a dokunan hikayeler anlatırsanız yazarlığın solmayan yorulmayan bir şey olduğuna sizin de inancınız pekişir..

Ayrıca yoğun izdihamdan imza kuyruklarını dağıtan ve yoğun izdihamdan ötürü fotoğraf çekimlerinden kurtulmak için güvenlik ayarları yapan belki de ülkenizdeki tek yazarım..
Bu kadar dinlenme bu kadar okunmayı rüyamda görsem inanmazdım ve bu ülkede hayranı olduğum ve hepinizin ismini ezberden bildiğiniz yazarlardan daha çok sevildim ve belki de bu yüzden hastalık sahibi olmadım ya da uyarıcı hiçbir şeye ihtiyacım olmadı. Ve belki bu şımartılma yüzünden, tehlikesiz ve zararsız konuşmayı hayatım boyunca hiç sevmedim. Ve yayınevimin önüme koyduğu raporlar, rafa koyulmak için ya da ilk sayfalarında terk edilmek için değil, okunmak için alınan nadir yazarlardanım.
Çünkü ilk kitabımla tanışanlar artık kitaplarımın serisini yapmaya başlıyor. Bu yüzden okuyucularım beni ekrandan ya da yazılı basının gazıyla değil, bizatihi kendileri okuyup beğenip kendi tercihlerine kendileri karar verip baş tacı ediyorlar. Yani beni pohpohlayan bir gazetem olmadı ama şimdi hayalinizin almayacağı büyük bir han sahibiyim, okumaya başlayan herkesin yolu mutlaka düşecek artık ya ateş için çıra almaya ya da yorgunluğunu bölüşmek için..
Ve medyanın yazılı ve ekranlısı adımı anmamak için on yıllar boyu büyük bir çaba sarf etti, ülke tarihinde eşine rastlanmayan bir büyük rekorun sahibi oldum, bu topraklarda kitaplarına ve konuşmalarına en çok ambargo uygulanan yazar oldum, yani ok ucu gibi kelime yaralarımı taşıyanların sayısı milyonları geçiyor, üstelik eğilen baş ezilmez Osmanlı geleneğinden gelip başımı eğmediğim için başım taşlarla hergün ezile kırıla..
Ayrıca beni kriminalize etmek ya da marjinalize etmek için bir çok gazetenin baş yazarı dahil çok çalıştılar çok. Yetmedi, bana deli diyenler, katil diyenler, beni El Kaide’nin Türkiye Lideri diye suçlayanlar, yetmedi, kitaplarım ve konuşmalarım ortadayken kitaplarım ve konuşmalarımdan tek bir cümle göstermeden Saddam’dan Hitler’den Apo’dan daha rezil hücumlarla ismimi karalamak için ellerinden geleni ardlarına koymadılar, sonuç, bana deli diyenler tescilli delirdi bana katil diyenler tescilli katillerin arkadaşı ya da işbirlikçisi çıktı ve bana El Kaideci diyenleri El Kaidecileri yetiştirenlerin yetiştirdiği belge belge ortaya çıktı..
Bu kadar saldırı ve karalama ve ambargonun tek bir sebebi var, ben ‘bağımsız bir yazarım’, patronum olmadı, eyvallahım olmadı, hiçbir partinin liderin adamı yakını olmadım.. Yani ülkenizde ‘ortaya adam gibi konuşacak’ başka bir yazar bulmanız artık imkansız gibi ve adı sanı kim olursa olsun açın yazı tarihime bakın asla affetmedim, yani susmadım, geçmesini beklemedim, bana ne, demedim, aksine insanlık adına yüksek bir utanç duygusu geliştirip okuyucularıma dünyaya tam da zamanında gelmişiz insanlık görevi duygusunu yerleştirmeye çalıştım..
İsmime ölümcül bir ambargo koyup torpille baş köşelere yerleştirdikleri yazarlara on yıllardan beri en çok okunan yazar en çok beğenilen yazar en çok izlenilen yazar gibi verilen sözde medyatik payelerin hepsini ellerinden aldım. İsmimin üstüne yerleştirilmeye çalışılan bütün bu medya ve cemaat torpillisi yazarları benimle aynı çağda yaşadıklarına pişman ettim. Abartılı ve göz boyamak için yapılmış yakıştırma ve kıyas rakamlarını ve benzetmelerini alt üst edip onları kitleler karşısında rezil kepaze ettim.
Sebebi çok basit, çok cahildiler ve bilgisizce kendilerine verilen büyük yazar unvanlarına sazan gibi atlamış sonra tabii ki göt üstü düştüler. Sebebini biliyorsunuz, manşet tarlalarına yonca ekenler bu sahte yazarlara destanlar düzdüler çünkü bu sözümona yazarların gözleri akılları fikirleri yoncadaydı, oysa tohum tarlaya gizlenmeli tarla da tohumu gizlemeli, hadi söyleyin şimdi bana şu yazıları da ne güzelmiş diye tek bir makalelerini, ya da Sadi’nin lafıyla soysuzlara güvenip nara atanlar nerdeler?
Bütün bunları niye yazdım, geçtiğimiz yıllarda da bir çok üniversitede konuşmama üniversite idaresi izin vermemişti ve sorun etmemiştim çünkü güvenliktir, kendi bilecekleri iştir..
Ancak son yıllarda mesela geçtiğimiz ay Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde daha önce Konya Selçuk’ta ve bugün kırk yıldır yaşadığım Ankara’da, Hacettepe Beytepe Kampüsü’nde Edebiyat bölümü öğrencilerine yapacağım konuşma için ‘salon vermediler’..
Tabii ki çocuklar beni dar bir odaya soktu ve sıkışarak beni dinlemeye çalıştılar, üstelik mikrofonsuz üstelik koridoru doldurmuş yüzlerce çocuk sesimi hiç duymayarak..
Ki, konuşmalar yorar beni, vaktimi alır, iş disiplinime ayrı bir yük getirir, ama, ayda birkaç sefer üniversite çocuklarının canlı canlı beni görmelerini isterim, bir bağımsız yazar nedir bilsinler, kurduğum cümleleri anlattığım siyasi sosyal fıkraları dinlesinler, yaşadıkları şehrin kitapları en çok satılan bir yazarı neymiş yakından bilsinler, medyanın şeytani pazarlama yöntemlerini kimlerin nasıl kullandığını örnekleriyle tanısınlar, isterim, velhasıl her gün her ekranda birkaç put inşa ediyor tapınıyorsunuz, içimizde hiç değilse birkaç tane putkırıcı olmalı, diye düşünürüm..
Konuşmalarımı da telefonlarım gibi kaydediyor biliyorsunuz zaten, ben konuşmalarımda çoğunlukla kuru üzümü kuru inciri ve tütünümüzü ve Karagöz ve Ortaoyunları anlatırım…
Ama şimdi elinde Taraf Gazetesi olan dekanlar rektörler benim kuru incir Karagöz üzerine yaptığım konuşmalara kendilerince yasak koyuyorlar…
Ki, baş yazarı kitaplarını bir liraya dahi sattığı halde okunmayan bir yazarın gazetesi..
Yaşadığım şehirde bir üniversite konuşmasına cemaatcilerin ya da Tarafcıların ya da malum zihniyetin yasak koymasını burada tarihe not ediyorum, yoksa ismimi ve bunca emeğimi ne sele ne yele verecek kadar müsrif olmadım, olmayacağım..
Hani her iki cümleden birinde ileri demokrasi, fikir özgürlüğü diyorlar ya, hani ‘andıç’tan bahsediyorlar ya..
Birimizi bıçaklıyorlar diğerlerimiz içeride bize de reva gördükleri bu, ismimden yazdıklarımdan söylediklerimden sadece telaş duymalıydılar oysa, şimdi ellerinde kara baltalar, sadece tarihi doğramıyorlar, sadece zavallı habersiz genç öğrencilerinin beyinlerini parçalamıyorlar, biz yaşayan yazarlara nefes aldırtmamak için ambargo, sansür, yasak gırla gidiyor, memleket işte böyle ortaçağına giriyor..
Bir çok kere olduğu gibi çokca özelliği olmayan bu yazım dahi yüzbinlerce okunacak ve bu yazıyı sinsice gizlice okuyanlar hep olduğu gibi bu aleni resmi yasaklara yine sessiz kalacak, yine duymamış görmemiş gibi hayatlarını ve içinde bol demokrasi olan cümleler geçen yazılarını sürdürecek ve yazar diye esersiz keyifsiz insanların tadsız tuzsuz gurut peyniri gibi diş kıran cümlelerini okuyup sabah akşam yalancı peygamberler gibi dualar edip hatim indirmeye devam edecekler, biliyorum serzenişin şikayetin hiç işe yaramadığını artık, eskilerin dediği gibi nikah için hangi imama gitsem bırakın nikahı, helal karımı üstüne nikah ediyor..
Kardeşlerim, anadan doğma yetenek diye bir şey yok, olsaydı, bakın bu zor günlerde çıkıp yırtınırcasına bağırırdı, olsaydı, bakın ülkemiz dünyada eşine rastlanmayan mermer dağlarına sahip ama tek bir heykeltıraşçınız yok, olanların da başına gelenleri görüyorsunuz ve son yüzyılın gelişen teknolojik elektrikli kesici aletlerine rağmen..
Çünkü tasarlamak ve yontmak uzun çok uzun ve çok zahmetli bir iş’tir..
Tayinle, torpille, arkadaşımla, bizden olur’la yazar olanların ‘yontmayı’ öğrenmesi çok uzun süreçtir, yirmi yılı devirmeden çıraklık bitmez, kelimelerin kamçılaşması tutuşturmasını öğrenmesi çıralaşması kelimelerin parlamasını şelaleleşmesini baştan çıkarmasını öğrenmek için ve üstüne yüksek bir ahlaki cüret edinebilmek çok zaman alır, çok.. Sahte peygamberleri okuyup yalandan önlerinde eğilip büzülmeleriniz ve kağıtları kemiren böceklere tapına tapına işte yarattınız gestapolarınızı… Leyla can vermeden Leyla’nın gönlü nasıl alınır bilemeyen kitlelerin her birinin elinde baltalar, yazar olmuşlar..
Türkiye’de her iktidar döneminde sadece Boğaz’daki ev’ler el değiştirir, gazete sahipleri ‘değişir’…
Ve binlerce yıldır üstünde oturduğumuz topraklarda fındığı hala çuvalla satıyoruz, çayı çuvalla satıyoruz, buğdayı çuvalla satıyoruz, tütünü balya balya satıyoruz, zeytinyağını teneke teneke satıyoruz.. Yani markalaşmamış şişelenmemiş ambalajlanmamış endüstriye taşınıp artı değer koyulmamış…
İşte üniversitelerde çocuklara bunları anlatıyorum, neden peynirde, makarnada, bisküvi, zeytinyağında, kuru incirde üzümde fındıkta çayda markalarınız yok..
Çünkü sizin yazarlarınız yüz yıldır ÇUVALLA alınır çuvalla satılır…
Çünkü sizin rektörleriniz dekanlarınız ideolojilerden BALYA BALYA paketlenir..
Çünkü bir ülkeyi tanımak için önce ‘maddeyi’ tanımak şarttır, yani ağırlığı olan değeri olan biçimi olan ‘kaynakları’ bileceksiniz.. Ve bu kaynakları dünya piyasalarının raflarında yarıştıracak tadları lezzetleri kaliteleri tasarımlayacak aydınlarınız olacak…
Kaynaklarını değerlerini madenlerini bilmeyenler ‘hayali’ konuşur, hayalden kafadan konuşanlara eskiden uçan evliya denirdi şimdi köşeleri tutmuş aynı üfürükten yazarlar, ve günümüzün muskacısı işte bu hayalden ‘ileri demokrasi’ nutukları atanlardır, çünkü gerçek: İşte yazarlarınız içerde, işte yazarlarınız bıçaklanıyor, işte muhaliflere ölümcül ambargolar koyulmuş adeta yok edilmiş…
İşte Nihat Genç, konuşturmamak yazdırtmamak için her türlü gestapo yöntemine başvuruyorsunuz, oysa milyonlar tanıyor beni, bizi konuşturan kanımızdaki asalet değil kanımızdaki sıcaklık..
İşte, seçime giden ülkenin Digitürk kanalları, elli haber kanalının ellisi de cemaatçilerin tarafçıların benzerlerinin elinde..
Tek bir örnek olsun diye ‘muhalif’ kanal dahi yok…
Şimdi Digitürk yönetimine de sormalı.. Yahu sizler, kanal çeşitliliği olsun diye bir kanalı belgesel, bir kanalı sinema, bir kanalı şov vb gibi düzenlemek için kırk takla atıyorsunuz, ama haber kanallarının hiçbirinde nedense ürün ‘çeşitliliği’ istemiyorsunuz, aynı Tayyip haberini ha üç kanal vermiş ha yetmiş kanal değişen fark eden ne?
Diyeceksiniz ki ‘kardeşim biz abone parasını kim verirse onu yayınlarız’, haklısınız parayı veren düdüğü de borazanı da çalar.. Ancak…
Bu tek taraflı gestapo yayınlarla sizin de çocuklarınızın zekası keskinleşmemiş, duyguları esnekleşmemiş, duyarlılıkları canlanmamış, kendi bağımsız kimliğini disipline edememiş bir dünyada çuval çuval alınıp satılacak diye korkmuyor musunuz?
Çocuklarınızın duygularını harekete geçirecek, tek başına düşünmesini sağlayacak, ateşli bir ruha sahip olacak eserleri kitapları romanları münakaşaları tanıyamayacak olması ve yaşadığı ülkenin gerçek değerleriyle duygusal ilişkiye giremeyecek ve coşkun idealist, yani en insani duyargalarını kaybedecek diye hiç mi endişeniz yok..
Bir gencin yetişebilmesi için çok zengin psikolojik gözlemlere ve çalışmanın ağır sabrına ve teknolojinin önüne sürdüğü aletleri profesyonelce kullanma ustalığına ve kendisini ülkesini eleştirecek zengin bir muhalefete ihtiyacı olduğunu hiç mi hesaba katmıyorsunuz..
Beyinleri karıncalanmamış kılcal damarları kıvılcımlaşmamış taş’tan un’dan melodi’den rüzgar’dan ‘yetenek’ten habersiz yetişecek milyonlarca gençten ne olur?
Çuval çuval cemaatci balya balya tarafcı olur..
Bunun adı da Tayyip Erdoğan’ın özlü bir şekilde ifade ettiği gibi ‘halkın iradesinin iktidarı’ olur..
Ve kendi oyun kuramamış kendi proje geliştirememiş ve kendi tasarlamamış insanlar başkalarının oyunlarına projelerine alet olur piyon olur başkalarının büyük dünya projelerinde başka ülkelerin askerleri olur, başkalarının oyunlarında ajan casus olur…
Değilse, bütün bu gestapo girişimlerden utanç duyacak bir gençlik, söyleyin hangi toprakta büyüyecek?

Nihat Genç
Odatv.com

Reklamlar

Yorum yapın yada içinizi dökün rahatlayın...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: