LİNÇ VE AZİZ

Odatv operasyonu bir uyanış miladı olmaya gebedir. Operasyonla açığa çıkan pervasızlık büyük bir infial yaratmış durumda ve toplumu boğan adaletsizlikler giderek daha fazla insanın dikkatini çekiyor. Öte yandan, bu operasyonun, sürüklendiğimiz Türkiye’de bizi bekleyen ahlakı ve insanı haber verdiği de söylenebilir. Türkiye kamu kanaati, bu baskınla birlikte yeni bir insan tipi ve yeni bir ahlak tanımıştır.

İstanbul Üniversitesi’nde protesto için toplandığımızda, bazen polis müdahaleyle bizi dağıtır, o ana dek sokak aralarında bekleyen faşistler dağılanlara ellerinde kesici aletlerle saldırırlardı; kuşkum yok, organizeydi. Başka hiçbir siyasal grubun benzeri bir davranışını anımsamıyorum. Yalnızca faşist, polisin ardından saldırmayı kendine yakıştırır, çünkü faşizm, linci ahlak düzeyine çıkarır. Linç belki her sert toplumsal dönüşümde görülebilir de, üniformalının derdest ettiğine vurabilecek bir sivil ahlak, ancak faşist mobilizasyonun sistematik özelliği olabilir.

OdaTV’ye, savcılığı destekleyici suçlamalarla vurmaya çalışan bir kesimin benzer bir ahlak dışavurmasına belki çok şaşıran olmadı. Gene de herhalde bu koroya Yıldırım Türker’in katılacağını, hatta OdaTV operasyonuna en kaba desteğin ondan geleceğini pek az kişi bekliyordu. Ne de olsa serde muhaliflik vardı ve dışarıdayken ağzını açmadığı insanlara hakaretname düzmesi aşırılık olurdu. Ama polis operasyonu, kenarda biriktirilen kini salıverme zamanı geldiğini işaret etmişti.

Cezaevinde, kendisine yanıt veremeyecek durumda bulunan insanlar ve operasyona maruz kalmış OdaTV hakkında, bir köşe yazısına sığdırdığı ifadelerin yalnızca birkaçı: “Muhalif kahraman küçük adam,” “faşist bir iş adamı” “tetikçi” “muhbir” “bataklık.” Herhalde böyle bir insan ve haber sitesi “sonunda” operasyona uğradığı için içimizin yağları erimelidir.

Dediğim gibi, yeni bir ahlak gördük. Türker hıncın kaçınılmaz çiğliğini biraz süsleyebilmek için, iki devrimci gazetecinin, İrfan Aktan ile Suzan Zengin’in adlarını kullanmaktan da geri kalmamıştı. Dolmabahçe’deki öğrencilere yönelik faşizan yazıları henüz kurumamış Akif Beki’yle, bu kez Soner Yalçın’a hakarette ve “Niye buna ses çıkarıyorsunuz da şu şu mağdurlara çıkarmıyorsunuz?” gibi bayağı bir argümanın “Kürt” ve “solcu” versiyonunu üretmede uzlaşmıştı.

Bu hakaretnamesinin, gazetesine “sızdırılan” iddialarla yan yana yayınlanmış olmasından bile gocunmuyordu. Hatta Türker, soruşturmadan basına yansıyan temaları –kin ve düşmanlığa sevk, Yalçın Küçük ilişkisi, hedef gösterme vs. – yazısında eksiksiz izliyordu. Kızıp “muhbirlik” saymayın, söylediklerinin o kadar bile değeri yoktur.

OdaTV Yıldırım Türker’i Hedef Gösterdi

Merak ettim, Yıldırım Türker’in yazısında OdaTV’nin kendisini hedef göstermesine “iddia ettikleri o paralara hiç sahip olmadım” sözleriyle örnek verdiği haberin ne olduğunu aradım. Bu konuda bir tek “Bu Para ‘Radikal’ Yıldırım Türker İçin Ne İfade Ediyor?” başlıklı haberi buldum. OdaTV’ye sordum, teyit ettiler.

İyi ama çok açık bir durum vardı; bu haber OdaTV’nin bile değildi. Habertürk gazetesinde Kutlu Esendemir tarafından yapılmış “İstanbul 2010 Yağma Başkenti oldu!” başlıklı haberde, Yıldırım Türker’in adı, pek çok sivil toplumcu, iktidar yandaşı adla birlikte Radikal Gazetesi’nin ‘keskin muhalifi’ Yıldırım Türker, Dilek Gökçin’le birlikte hazırladığı, 739 kayıt nolu ‘Neden Geldim İstanbul’a’ belgeseli projesi için Ajans’tan 896 bin 717 TL bütçe bekliyorgibi alaycı sözlerle geçmişti.

Kendini neredeyse sol aziz ilan etmiş birinin alttan alta dünya nimetlerine el sürmek istemesi ne kadar insaniyse, bunun haberleştirilmesi de o kadar doğal sayılmalıdır. OdaTV gibi muhalif bir yayın için de değerli bir haberdir. Bu mu hedef gösterme? Bu aziz hangi ülkede yaşıyor, merak ediyorum.

Dahası da var: Haber OdaTV’nin olmamakla kalmıyor, bir de zaten Yıldırım Türker’in para aldığını değil, para beklediğini söylüyordu. Dolayısıyla, ‘keskin muhalif’ Yıldırım Türker, bu sözleriyle AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir numaralı soylulaştırma ve rant dağıtma kampanyasından yüz binlerce lira “beklediğini” yalanlamış da olmuyordu.

Muktedir Olmayanlar

Bu yalnızca temsil edici bir ayrıntıdır. Ama herhalde hıncın bu tür gedikleri daha da büyütmemesi için Türker o basmakalıp “demokrat aziz” kimliğini elden bırakmıyor: Susturulmuşların sesi, vicdan gözüyle görüyor, hiçbir iktidar hevesi yok, hatta “muktedir” küfür sözcüğü ve her aziz gibi, bu kin gösterisi sırasında kendine “yazar parçası” diyecek kadar mütevazı.

Türker, muktedir olmayanın, hatta iktidar olmak istemeyenin yanında durduğunu her fırsatta dile getiriyor. Güzel ama, tam olarak kim ve nerede bu nefret edilesi gizemli muktedir? Türker’in savcılık soruşturmasına beceriksiz katkılarına bakılırsa, OdaTV operasyonunu planlayanlar olmadığı kesin. Hatta iktidarın en tepelerinde gezenler bile muktedir değil:

Örneğin, “Pırıl pırıl gözleri, benim gibi uzlaşmaya gönlü olmayan bir ruhu bile iki dakika içinde rahatlatıveren içtenliğiyle hiç de diğer politikacılara benzemiyordu. (…) Bu adam, gerçekten patron olmak, siyasetçi olmak, kısacası muktedir olmak için doğmamıştı.(…) Bir ‘başbakan’ı, hem de derin bir muhabbetle sevdiğimi itiraf edebilme gücünü bana veren, müstakbel Başbakan’ın bir konuşması oldu (…)Onun liderliği, su sızdırıyor. Bir kere yalan söylemeyi beceremiyor. Kendisini kıstırılmış bulduğu koltukta kâbuslarla örülü bir serüven yaşıyor. Reel politikanın ne belalı, ne kirli bir yolculuk olduğunu belki de ilk olarak bu denli ağır hissediyor. ‘Bir gece rüyamda bombalanan çocuklar gördüm. Ondan beri bütün yorgunluğuma rağmen gözüme uyku girmiyor’ derken samimi.

Daha uzatmak istemiyorum. Bu satırlarda Yıldırım Türker’in “derin bir muhabbetle” sevdiği başbakan, bugün Cumhurbaşkanlığı koltuğundaki Abdullah Gül’dür. Yıldırım Türker, 10 Şubat 2003’te “Lider Doğanlar” yazısında Tayyip Erdoğan’ın liderliğiyle Abdullah Gül’ü karşılaştırıyor. Bu yazıdan sonra Gül’e desteği, Cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi ağır bir kriz gündeminde devam ediyor. Makama oturan Abdullah Gül –Ahmet Necdet Sezer’den farklı olarak– ölümcül derecede hasta siyasi tutuklular için af yetkisini kullanmamakta direniyor; bu arada, taş atan çocuklar yasasının bir ucubeye dönmesinde baş aktör olarak yer alıyor.

Burada Abdullah Gül’ün “muktedir” sicilini, uzun uzun tartışacak değilim. Hatta bu demokrat azizin gizemli bıraktığı muktedir sözünün, iktidarın tepesindekilere bu kadar rahat övgüler düzmesine nasıl yaradığını da sorgulamayacağım. 2010 yılında “Af yetkisi siyasi tutukluları kapsamıyor” diye ısrar eden bu politikacıya gösterdiği muhabbetin zerresini, örneğin Sınır Tanımayan Gazeteciler’in “çok kaygılandık” dediği iddialarla basılan OdaTV’den neden esirgediğini de merak etmiyorum. İstemez.

Yalnızca, Fethullah Gülen’e tımar olarak verilmiş bir gazetede, herkes kovulurken bu “uzlaşmaya gönlü olmayan” azizin neden tutulduğunu anlama rahatlığı içindeyim. Her despotizm, çaresiz bıraktıklarının başını okşayacak, onların diliyle konuşacak azizlere gereksinme duyar.

Bir Tuhaf Devlet

Türker gibilerin hıncını katmerleyen korku şudur: Olur ya, sola meraklı bir önyargısız okuyucu, onun küfrettiği insanların kim olduklarını merak eder; Soner Yalçın’ın –bugün toplu mezarları araştırılan– kontrgerillayı didik didik ederken, kaynağının kanlı kimliği kendisine gönderilmesine rağmen kitaplar yazmış bir gazeteci olduğunu okuyabilir.

Ne bileyim, Yalçın Küçük’ün sol mücadele tarihi içindeki yerini, Kürt meselesindeki tutumu nedeniyle yattığı hapisleri öğrenir; bugün muhbir televizyon dizileriyle ya da sivil polisler eşliğindeki asılma provalarıyla “hedef göstermenin” has halini fark edebilir.

Bu insanların bugünkü görüşlerini, öyle internetlerden, dedikodulardan değil, kendi kitaplarından öğrenmeye çalışabilir.

İşte o zaman herhalde Yıldırım Türker’e dönüp şunları sorması kaçınılmaz olur:

Ey vicdan timsali demokrat aziz, peki sen kimsin?

Acaba 90’larda Kürtler sokaklarda satırlanırken, o insanlar bunlara karşı çıktığı için evlerinde ışıkları söndürüp oturabilirken yaşamıyor muydun (ya da nasıl yaşıyordun)?

Daha önemlisi: Sen nasıl bir “muktedirle” kavga ediyorsun ki, bu ülkede iktidarlar her devirde, 60’larda, 90’larda ve 2000’lerde, hep bu “küçük kahramanları” cezaevinde, tehdit ve sürgün altında tutuyorken, Yıldırım Türker gibi sivil, vicdanlı ve tutarlı demokratlar piyasada gezebiliyor?

Nedir bu işin sırrı, azizin koruyucu tılsımı? Biraz da her yazısını adlarıyla süslediği devrimci gazetecilere, tutuklulara o tılsımdan verse de, bu “mağdurlar”, o “lanetli” aydınlarla her devirde aynı kaderi paylaşmaktan kurtulsalar! Abdullah Gül’ün inayetine kalmasalar!

Neyse, Yıldırım Türker özelinde, OdaTV operasyonunu alkışlayarak, şairin tanımıyla “Hel’sinkiyle güvey giren” bu “belgeli” zihniyeti bırakıyorum artık: “Adları lazım değil esasında, kendileri lazımlık.”

Peki ama nasıl tanımlanabilir bu insan, böyle bir ahlak, nasıl koşulların ürünüdür? Bilmiyorum, ne kadar düşünsem de, bu kadarını hiç tahmin edememiştim.

Uzaktayım, bunları Paris’te, arkadaşımın kaldığı bir ‘chambre de bonne’dan, yani dadı odasından yazıyorum. Eski Fransız soylularının ve yeni burjuvaların tavanarasına kurduğu bu küçük odalar, şimdi de bebek bakıcılarına ve öğrencilere, çok ucuza kiraya veriliyor. Çoğu sefil haldedir, mutfak yakınsa şanslı sayılırsınız. Biz şanslıydık; mutfağa gittim, ışığı yaktım, böcekler kaçıştılar.

Böcekler, ışıklar sönünce meydana çıkıyorlar.

Barış Zeren

Odatv.com

Reklamlar

Yorum yapın yada içinizi dökün rahatlayın...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: