İLERİ DEMOKRASİ VE HUKUK DEVLETİ-1 HUKUK SENARYOLARLA UĞRAŞMAZ

Bu yazıya bir önsözle girmek istiyorum. Laik Cumhuriyet rejiminden vazgeçildiği kaygısı her geçen gün artmakta, “Nereye gidiyoruz?” sorusunu soranların sayısı giderek çoğalmaktadır. “Nereye geldiğimizi” görüp anlarsak, “Nereye gidiyoruz?” sorusunun yanıtını da vermiş oluruz. Belki de olanları görüp anladıktan sonra bu soruyu hiç sormaz, “olanlar zaten olmuş” dersiniz. Öyleyse buyurun, Atatürkçü laik Türkiye Cumhuriyeti’nin, 8 yıllık AKP iktidarı döneminde, hukuk devleti ilkesi yönünden nereden nereye geldiğine hep birlikte bir bakalım.

Kısaca bu yazıda, “ileri demokrasiye” hukuk penceresinden bakmaya, çağdaş demokrasilerde, demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan “hukuk devleti- hukukun üstünlüğü-yargı bağımsızlığı” ilkelerinin, ileri demokrasi denile denile nasıl yok edildiğini açıklamaya çalışacağım.

Önce hızlı bir bakışla, yaşananları birer cümleyle özetleyelim. Soğuk Savaş döneminin ardından, adına “küreselleşme” denilen yenidünya düzeni, ABD’nin dünya egemenliğini sağlayabilmek için ulus devletlere görünmez bir savaş ilan etmiş; milliyetçilik ve dincilik üzerinden ulus devletleri yok etmeyi hedeflemiştir. Ulusal değerler yıpratılmış, ulusal birliğin canına okunmuş, ulusalcılar ve ulusal kahramanlar tutuklanmış, tutuklanmayanlar “statükoculukla”, “darbecilikle” suçlanıp sindirilmiştir.

Ulusal değerlerin yerine cemaat ve tarikat değerleri konulmuştur. Dinci örgütlenme niteliğindeki cemaat ve tarikatların demokratik kitle örgütlerinin karşıtı olduğu görmezden gelinerek, bu yapılanmaların devletteki egemenliğini meşrulaştırmak için “cemaatler sivil toplum örgütüdür” söylemi geliştirilmiştir. Devlet, cemaat ve tarikatlara teslim edilmiştir. (Emre Kongar, Cumhuriyet, 20.06.2010)

Ulusal medya, doğrudan sermaye hareketleri, sansür ya da cezalarla hizaya getirilmiş; ulusal kurumlar tek tek ele geçirilip “yandaş” kılınmıştır. Eğitim, Atatürkçü çizgiden dinsel öğelere ağırlık veren bir yapıya kavuşturulmuştur.

“İleri demokrasi”de suç kavramı da değişmiş, siyasal iktidara muhalif olmak en büyük suç haline getirilmiştir. Muhalefeti desteklemek ya da muhalefetle işbirliği yapmak da suç kapsamına alınmıştır. Suçlu duruma düşmemek için tek koşul, siyasal iktidarı desteklemektir.

Bu genel girişten sonra, gelişmelere tek tek bakmaya başlayalım.

AKP kurucularından, bir süre milletvekili ve bakanlık yaptıktan sonra gidişattan rahatsız olup AKP’den istifa eden, Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener’in dediği gibi, Türkiye’yi “tek adam” yöntemiyle yöneten Başbakan Erdoğan’ın “söylemlerine değil eylemlerine bakmak gerekir”. Söylemlerinde “ileri demokrasiyi” dillerinden düşürmeyen siyasal iktidar önde gelenlerinin eylemleri, yaptıkları, uygulamaları acaba demokrasinin onsuz olmaz ilkesi hukuk devletiyle bağdaşmakta mıdır?

Bu soruyu yanıtlayabilmek için 8 yıllık AKP iktidarında hukuk adına yapılanlara bir bir bakalım.

1) Şemdinli olayında, şüpheli hakkında “iyi askerdir” dediğinden yola çıkılarak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın iddianameye dahil edilmesi üzerine yaşananları anımsayalım. Bugün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, “Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı’na kefil olması” yanında çok masum kalan “iyi askerdir” övgüsünün iddianameye neden girdiği açıklanamamıştır. Ancak, henüz oyu yüzde 34 olan, ordu, medya, yargı, YÖK ve üniversiteleri ele geçirip kadrolaşmasını tamamlayamamış bulunan ve Anayasa değişikliğinde yüzde 58 “evet” oylarıyla desteklenmemiş olan siyasal iktidar bu girişiminde başarılı olamamıştır. Bununla birlikte bu başarısızlıktan ders almasını bilmiş; hemen siyaset ve hukuk aleminde kimi düzenlemeler yapmaya girişmiştir.

Öncelikle Hükümete bağlı “Terörle Mücadele Yüksek Kurulu” kurularak, Milli Güvenlik Genel Sekreterliği’nin görevleri bu Kurul’a devredilmiştir. Kurul’un Başkanlığına dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül getirilmiştir.

Sonra, AB’ye uyum gerekçesine dayanılarak Devlet Güvenlik Mahkemeleri kapatılmış; ancak, onun yerine, aynı davalara bakmak üzere, DGM’lerden hiç farkı bulunmayan özel yetkili mahkemeler kurulmuştur. Bu mahkemelerin neden kurulduğu, ordu ile cemaat, tarikat ve siyasal iktidar muhaliflerini sindirme amacıyla açılan davalar ortaya koymuştur. Bu mahkemelere, ne yazık ki, o dönemin HSYK’sı sayesinde “çok özel” yargıç ve savcılar atanmıştır.

Daha sonra da, Türk Ceza Yasası’nda yapılan değişiklikle, “gizli tanık” ve “muhbir yurttaş” kurumları ceza hukukumuza sokulmuştur. O zaman bunların, temel hak ve özgürlükler yönünden ne denli tehlikeli olduğunun ayırdına varmayanlar, ucu açık Ergenekon, Balyoz, Kafes, Poyrazköy, İrtica İle Mücadele Eylem Planı vs gibi soruşturmalar ve davalarla kendilerine gelmişler; ancak iş işten geçmiştir. Çünkü, özel yetkili mahkemelerin kurulması, buralara “özel” yargıç ve savcıların atanması, gizli tanık ve muhbir yurttaşa ilişkin düzenlemeler, adı geçen davaların alt yapısını oluşturmuştur.

Kuşkusuz tüm bu gelişmelerde, dönemin Dışişleri Bakanı ve Terörle Mücadele Yüksek Kurulu Başkanı Abdullah Gül’ün, düzmece darbe planları bilgisi kendisine verilince “savcı bulun, delillendirin, dava açın” talimatının etkisi de büyük olmuştur.

Ergenekon ve benzeri davalarda Hükümeti ve TBMM’ni ortadan kaldırma teşebbüsünden söz edilmektedir. Oysa böyle bir suçlamada bulunulabilmesi için, her şeyden önce ortada icrai bir hareketin bulunması gereklidir. Düşünme, tartışma ve paylaşma gibi hazırlık hareketleri, uygun araçlarla fiili icraata geçmemişse, suçtan söz edilemez. “Kendiliğinden vazgeçme” durumunda teşebbüsle mahkum etme olanağı yoktur. Üstelik icrai harekete geçilmiş olsa bile, “kendiliğinden, gönüllü olarak vazgeçme” suçu ortadan kaldırmaktadır.

Hukuk eylemle, edimle ilgilenir; eyleme dönüşme yönünde ciddi, net, somut delilleri olmayan tasarılarla değil. Yine hukuk açık, somut, nesnel kanıtlarla ilgilenir, senaryolarla değil.

Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, Ergenekon suçlamasının, Devlet’le ilgili olduğu için siyasal bir suç” olduğunu, ancak suçun siyasal nitelikli olmasının “davayı siyasallaştıramayacağını” belirttikten sonra çok net biçimde şu vurgulamayı yapmaktadır: “Ama Ergenekon davası A’dan Z’ye siyasallaştırılmıştır.” (Cumhuriyet 18.04.2009) Çünkü, delilden suça ve sanığa gidilir. Önce sanık yaratılıp, sonra suça delil bulunma çabası, davanın hukuksal değil siyasal olduğunu gösterir.

(Devamı var)

Odatv.com

Reklamlar

Yorum yapın yada içinizi dökün rahatlayın...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: