Fethullahçı Gladyo- Bulunan savcı…
Ocak 4, 2011 1 Yorum
şimdi biz yazmaya başlıyoruz
Eylül 5, 2010 Yorum yapın
Artık bütün açıklığıyla ortaya çıkmıştır. ABD güdümlü Gladyo’nun merkezi, 1990 sonrasında adım adım Polisin içine kaydırılmıştır.
Fethullahçı Gladyo diye anılan bu gizli örgüt,
Polis içinde
Ordu içinde Bu yazının devamını oku
Haziran 30, 2010 Yorum yapın
Tarikat yapılanmaları, cemaatler arasındaki güç mücadelesi, çetelerle işbirliği yaptıkları iddiasıyla üst düzey görevliler hakkında yapılan soruşturmalar ve verilen tutuklama kararları… Ankara Emniyet Müdürü Orhan Özdemir hakkında verilen tutuklama kararı Emniyet içindeki vahim tabloyu bir kez daha gözler önüne serdi. Bu yazının devamını oku
Mayıs 12, 2010 Yorum yapın
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Baykal’ı hedef alan tertip konusunda dün Silivri’den açıklama yapmıştı. Perinçek’in açıklamasında, önemli bir bölüm de Tayyip Erdoğanların yasadışı gizli örgütlenmeleri konusundaydı. Perinçek’in ortaya koyduğu gerçekler, hiçbiri tekzip edilememiş bilgilerden oluşuyor. İşte açıklamanın o bölümü. Bu yazının devamını oku
Mart 9, 2010 Yorum yapın
Savcı Osman Şanal’ın gizli tanıkları, yeni tertipler için devreye sokuldu. Yandaş medya, “Gizli tanıklar CHP milletvekillerince Ankara’ya getirildi” haberleri yaptı. Ulusal Kanal’a konuşan CHP Milletvekilleri ise, “Birileri gizli tanıkları bize gönderiyor, sonra da fotoğrafımızı çekiyor” açıklamasını yaptılar. Bu yazının devamını oku
Şubat 17, 2010 Yorum yapın

F Tipi Gladyo Ergenekon tertibine pervasızca devam ediyor. Tertip yargıya ve Türk Ordusuna açık saldırıya dönüştü. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı Cihaner, hakimlik teminatı, Anayasa ve yasalar ayaklar altına alınarak gözaltına alınırken, amiraller Ergenekon sanığı olarak sorguya alındı. Şimdi sırada 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk var… Genelkurmay Başkanı, “rezalet, yeter yahu” deyip “ya sabır” çeke dursun, tertipçiler milletin sabır taşına vurmaya, Türk Ordusunu ve yargıyı tekmelemeye devam ediyor… Tertipçiler, “bildiklerimizi açıklarız” diyenlere, “biz bildiğimizi okuruz” cevabını veriyor. Bu yazının devamını oku
Ocak 3, 2010 Yorum yapın
26.01.08 tarihli basın toplantısı
06.03.08 tarihli basın toplantısı
Ocak 3, 2010 1 Yorum
Özel Harekat dairesi başkanı Behçet Oktay’ın intiharındaki sis perdesi kalkıyor. Ulusal Kanal sır perdesini aralıyor…
2 Mart 2009 -Ulusal Kanal
Aralık 25, 2009 Yorum yapın
Ergenekon tertibiyle başlayan süreç, Türkiye’nin milli kuvvetlerine karşı yürütülen psikolojik savaşın boyutlarını da gözler önüne serdi. Gün geçmiyor ki gazetelerde Türk ordusuna ve Amerikan planlarına direnen Atatürkçü, yurtsever kuvvetlere karşı uydurulmuş bir yalan haber okumayalım. Fethullahçı Gladyo tarafından yürütülen bu psikolojik savaş, NATO’ya üye olduğumuzdan bu yana sürüyor. Şimdi bu süreci, ömrünü psikolojik savaşla mücadelede geçiren ve edindiği tecrübeleri kitaplaştıran Hasan Yalçın ve Ferit İlsever’in kaleminden net tanımlamalarla aktarıyoruz sizlere. İşte Amerikan merkezli gladyonun psikolojik savaş yöntemleri… Bu yazının devamını oku
Kasım 21, 2009 Yorum yapın
“Ergenekon soruşturması paranoya ve siyasallaştırılmanın bir ürünüdür” diyen İngiliz gazeteci Gareth Jenkins, Amerikan Kongresi’nde düzenlenen “Ergenekon” konulu toplantıda konuşturuldu. Jenkins konuşmasında Ergenekon diye bir örgütün varlığına ilişkin hiçbir delil bulunmadığına dikkat çekti. Soruşturmanın arkasında Fetullah Gülen hareketinin olduğunu söyledi. Toplantıda Ergenekon tertibiyle ilgili farklı düşünenler arasında hararetli tartışmalar yaşandı.
Geçtiğimiz Ağustos ayında “Türkiye’nin Ergenekon Soruşturması: Gerçekle Fantezi Arasında” başlıklı bir rapor yayınlayan araştırmacı gazeteci Gareth Jenkins 18 Kasım’da ABD Kongresi’nde düzenlenen “Ergenekon Davası ve Türkiye’deki siyasi durum” konulu toplantıda konuştu.
Arı Hareketi Washington temsilciliğinin örgütlediği toplantıda Jenkins, Ergenekon soruşturmasının paranoya ve siyasallaştırmanın bir ürünü olduğunu söyledi. Ergenekon terbiyle ilgili yaşanan tartışmalar ABD Kongresi’ne de sıçradı. Toplantıda Ergenekon tertibiyle ilgili farklı düşünenler arasında, tarafların karşılıklı söz almaları ve soru sormaları üzerine gerginlik yaşandı.
Toplantıda Ergenekon soruşturması ile ilgili hazırladığı raporun bir özetini sunan Jenkins’in altını çizdiği önemli noktalar şunlar:
“ERGENEKON DİYE BİR ÖRGÜTÜN VARLIĞINA DAİR HİÇBİR DELİL YOK”
Jenkins, Ergenekon soruşturmasının, bazı kesimlerin ifade ettiği gibi Türkiye’nin derin devleti veya karanlık geçmişiyle yüzleşmesi olmadığını belirtti. İngiliz gazeteci, Derin devletin tek bir örgüt olmadığını, Türkiye’de çetelerin istediğini yaptığı bir dokunulmazlık kültürünün var olduğunu savundu. Jenkins. Ergenekon iddianamelerinin komplo teorilerine ve varsayımlara dayandırıldığının altını çizerken iddianamelerde Ergenekon örgütünün varlığını gösteren tek bir delil sunulmadığına dikkat çekti.
“SORUŞTURMANIN ARKASINDA FETHULLAH GÜLEN VAR”
Gareth Jenkins, ABD Kongresi’ndeki konuşmasında gözaltına alınan veya tutuklanan insanlar arasında bağ kurmanın zor olduğunu ancak bu listenin hükümete muhalif isimlerden oluştuğunu kaydetti. Tayyip Erdoğan’ın soruşturmanın bu şekliyle sürmesine izin verdiğini söyleyen Jenkins operasyonun arkasında Fetullah Gülen hareketinin olduğunu vurguladı.
“İDDİANAMELER TUTARSIZLIKLA DOLU”
Jenkins’in üzerinde durduğu bir diğer konu da, 5800 sayfayı bulan iddianamelerin tutarsızlıklarla dolu olduğu ve soruşturmanın bu şekilde yürütülmesinin adalet sistemini zedeleyeceği yönündeydi.
Jenkins’in konuşmasının sonunda izleyiciler arasında tartışma çıktı. Ergenekon soruşturmasını destekleyenlerle karşı çıkanlar karşılıklı sorular sordular. Bu sırada gergin anlar yaşandı.
Ulusal Kanal
Ekim 26, 2009 Yorum yapın

İrticayla Mücadele Planı adını taşıyan belgenin, Genelkurmay karargahında hazırlandığı iddia edildi. Sonrasında belgenin sahte olduğu ortaya çıktı. Aylarca ses çıkmadı. Ancak 4 gün önce Ergenekon savcılarına gönderilen ihbar mektubundan belgenin aslının ortaya çıktığı iddia edildi… İşte son 4 günde yaşananlar… Bu yazının devamını oku
Ekim 21, 2009 Yorum yapın

Danıştay saldırganı Alpaslan Arslan, Ergenekon Ana Davası’ndaki çapraz sorgusunda Fethullah Gülen tarikatıyla olan irtibatını anlattı. Alpaslan Arslan saldırı öncesinde Danıştay Başkanı Mustafa Birden’in adresini ve telefon numarasını Fethullah Gülen’in yeğeni Kemalettin Gülen’den aldığını söyledi. Arslan, Elazığ’da yaşadığı dönemde sık sık Işık Evleri’ne gittiğini ve Fethullah Gülen’e bağlı olduğunu ifade etti. Bu yazının devamını oku
Ekim 17, 2009 Yorum yapın

Başbakan Erdoğan’a fahri doktora verilmesi işaret fişeği oldu. İstanbul Üniversitesi’nde cemaat kadrolaşması tam hız devam ediyor. Şimdi de SBF’ye cemaatten bir dekanın atanacağı belirtiliyor. Bu yazının devamını oku
Ekim 16, 2009 Yorum yapın

Zaman gazetesinde çıkan “Eski vali Erol Çakır, Perinçek’i yalanladı” başlıklı haberin yalan olduğu mahkeme kararıyla belgelidir. Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek hakkında Vali Erol Çakır’ın kendi elyazısıyla işlediği sicilin belgesi, yalnız İstanbul Valiliği Arşivi’nde değil, Ankara Asliye 24. Hukuk Mahkemesi’nde görülmüş olan 2001/919 Esas, 2003/82 sayılı dosyada da bulunmaktadır. Mahkeme, bu belgeye dayanarak verdiği 17.12.2003 tarihli kararında, İstanbul Valisi Erol Çakır’ın 2001 yılında, Ramazan Akyürek hakkında şu sicili yazdığını saptıyor: “Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullah) yakın. Dikkat edilmelidir” Bu yazının devamını oku
Ekim 2, 2009 4 Yorum
Eylül 22, 2009 1 Yorum

“Darbe günlükleri” beyaz perdeye düştü! Kurtlar Vadisi Gladio’da E. Org. Şener Eruygur, E. Oramiral Özden Örnek, E. Orgeneral Halil İbrahim Fırtına “darbeci” generaller olarak gösteriliyor. Yapımcı şirket generallere birebir benzeyen oyuncular bulmuş, senaryoya kuvvet komutanlarını gerçek isimleriyle yazmış! Filmi yapan şirket tarikat bağlantılı.
TSK’ı yıpratma faaliyetleri sinema üzerinden yürütülüyor. “Kurtlar Vadisi Gladio” adıyla yakında sinemaya gireceği duyurulan filmde TSK’nın üç generali “darbeci” gösteriliyor: Eski Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur, Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek ve Eski Hava Kuvvetleri Komutanı Halil İbrahim Fırtına.
Generaller, filmin senaryosunda adıyla, sanıyla yer alıyorlar. Oyuncular seçilirken de kuvvet komutanlarına benzemelerine özen gösterilmiş. Yapımcı Pana Film adlı şirket o kadar pervasız ki, oyuncularla yapılan sözleşmelerde , hangi oyuncunun hangi rolü oynayacağı, oyuncu adlarıyla general adları birlikde zikredilerek yazılmış. Sözleşmede “…..Özden Örnek rolünü oynayacak” gibi ibareler yer alıyor.
Pana Film’e 7 Eylül 2009 tarihli bir yazı göndererek filmle ilgili bilgilerimizi tek tek sorduk. Ancak bir cevap gelmedi.
1 saat 59 dakika sürecek filmin 15 dakikası Ora. Özden Örnek’e air olduğu öne sürülen “darbe günlükleri”nden senaryolaştırılmış.
Tarih: 2004
Yer: Jandarma Genel Komutanlığı Bakanlıklar-ANKARA
Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur’un odası. Akrep dokuz, yelkovan da on ikinin üzerinde. Kurmalı duvar saati 09:00′u vuruyor. Org. Eruygur, makamında oturuyor. Sağ arkasında bir Türk bayrağı, solunda ise emir ve komuta kademeleri ile komutanın mevcudiyetini bildiren Jandarma Genel Komutanı forsu. Ortada büyük bir toplantı masası… Org. Eruygur’un yanındakiler; Ora. Örnek, Org. Fırtına ve İskender Büyük…
“Özden-(Telefonda konuşuyor) Arkadaşlar notacı paşa gelmeyecek operasyon iptal,
“İskender- Ne demek gelmeyecek!
“Özden – deşifre olmuşuz.
“İskender – Ne demek deşifre olmak, zaten yarım saat sonra yönetim bizim olacak.
“Fırtına – Darbe mi yapacaksınız? Darbe erkek işidirerkek! ‘Bu imam tepemize nereden geldi’ diye ağlarsınız. Sonra hepiniz arkasında saf tutarsınız.
“Şener – Yetim bunu öğrendiyse bittik. (Şener bu sözü söyledikden sonra ‘Sarıkız Operasyonu ‘nu yazan kağıtları imha eder… Tedirgindir.)
“Fırtına – (Ayakta) Yetim’den Genelkurmay Başkanı olursa bizim yapacağımız darbe de öksüz olur. Güvenme yetime gelir koyar götüne
“Şener – Bize ne koyacak? Aytaç orada, gitsin ona koysun!
“Diyaloglar biter. Org. Fırtına bu duruma isyan eder, çok bozulur ve hemen kapıyı çarpıp odadan çıkar. İskender Büyük’e bozulmuş bir yüz ifadesiyle Org. Fırtına’nın arkasından odayı terk eder. Org. Eruygur ise korkmuş…”
Daha sonra Org. Fırtına’nın “Güvenme yetime gelir koyar götüne” sözleriye Org. Eruygur’un “Bize ne koyacak? Aytaç orada, gitsin ona koysun!” cevabı filmden çıkarılmış.
Eski genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, senaryoda da “darbe günlükleri”ndeki gibi “Yetim” koduyla anılıyor. Günlüklerde Kara Kuvvetleri Komutanı ‘Kaplan’, Jandarma Genel Komutanı ‘Leopar’, Deniz Kuvvetleri Komutanı ‘Penguen’, Hava Kuvvetleri Komutanı da ‘Şahin’. Senaristler, Ergenekon tertipçilerinden daha pervasız.
Aydınlık 1156

Ağustos 30, 2009 1 Yorum

AKP iktidarı ile birlikte Fethullahçıların kontrolüne giren TRT’de yeni bir açılım daha yapılıyor. Cemaatçi kimliğiyle tanınan Hakan Şükür, yeni açılacak spor kanalının başına getiriliyor.
TRT yönetimi kadrolaşmada bir eşik daha atladı. Daha önce TRT ile yorumcu olarak anlaşan ve yıllık 700 bin TL alan Hakan Şükür’ün, yeni açılacak spor kanalının başına getirilmesi planlanıyor.
TRT’nin kurmaya karar verdiği yeni kanalın başına Hakan Şükür’ün getirileceği iddia edildi. Gazeteciler.com sitesinin özel haberine göre, TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, kurulmasına karar verdiği kanalın başına Hakan Şükür’ü oturtacak. Daha önce de Hakan Şükür’e çok para verdiği için eleştirilen Şahin, verilen paranın yüksek olmadığını söyleyerek Hakan Şükür’ü savunmuştu. Türkiye’de cemaatçi kimliği en çok vurgulanan futbolcu olan Hakan Şükür’ün yeni açılacak kanalın başına getirilecek olması, TRT’de yaşanan kadrolaşmanın bir parçası olarak değerlendiriliyor.
AKP hükümeti döneminde TRT’nin başına atanan ve Zaman, Yenişafak, Samanyolu, Cihan Haber Ajansı gibi basın kuruluşlarından birçok ismi TRT’ye getiren ve Fethullahçı kadrolaşmayı her düzeyde sağlayan Şahin, çok ilginç kararlara da imza attı.
Cumhuriyet gazetesi, TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin’in, Amasyalı inşaat firması Yapal İnşaat Taahhüt Mobilya Sanayi Ticaret Limited Şirketi ile hizmet alım sözleşmesi imzaladığını ortaya çıkardı. TRT’nin yeni kurulan kanalı TRT Türk ile Yapal İnşaat Taahhüt Mobilya Sanayi Ticaret Limited Şirketi arasında, başta yönetmen yardımcısı, montajcı olmak üzere 15 kişilik hizmet alım sözleşmesi imzalandığı saptandı. TRT yönetiminden konuyla ilgili bir yalanlama gelmezken, TRT-Türk Kanal Koordinatör Vekili Muharrem Sevil, Haber-Sen’in bilgi edinme başvurusuna verdiği yanıtta, 13 Nisan 2009 tarihinde, TRT ile Yapal İnşaat şirketi arasında 15 kişilik, yönetmen yardımcısı, montajcı, alt yazı operatörü, grafist olmak üzere, hizmet alım sözleşmesi imzalandığını bildirdi.
Son dönemde TRT’ye gelen bazı isimler ve kökenleri şöyle:
Haber Dairesi Başkan Yardımcısı Ahmet Böken, Samanyolu TV’nin genel yayın yönetmeniydi.
TRT Arapça koordinatörü Sefer Turan, Kanal 7 dış haberler müdürüydü.
Kürtçe yayın yapan TRT 6′nın haber sorumlusu Cumali Çaygeç Samanyolu’ndan.
Merkez Haberler’deki 2 editör, Ahmet Torun ve Cavit Atasever, Samanyolu’ndan.
TRT 2 haberlerinde editör olarak görevlendirilen Mehmet Çığın, Samanyolu’ndan.
TRT’deki bazı programlar:
Samanyolu’nda Faruk Bilgin’in yaptığı “Açı” adlı program bütün formatıyla “Açılar” adı altında TRT’de yayımlanıyor.
TRT’deki “Büyüteç” programının sunucusu Savaş Genç, Samanyolu’nun internet sitesinde haber yazıyor.
“Enine Boyuna” programını Zaman ve Today’s Zaman yazarı Dr. İbrahim Kalın sunuyor.
“Ezber Bozan”ı, Yenişafak yazarı Tamer Korkmaz hazırlayıp sunuyor.
“Felsefe Konuşmaları”nı Prof. Dr. Teoman Duralı yapıyor. Teoman Duralı’nın yazıları Yeni Şafak ve Zaman gazetelerinde yayımlanıyor.
“Şenlik Var” programı daha önce Samanyolu TV’de program yapan Murat Yeni tarafından sunuluyor.
“Gündeme Dair” programını Emre Aköz ile Mumtazer Türköne hazırlayıp sunuyor.
“Rengâhenk” programı Fethullah Gülen’in yazdığı metinleri seslendiren İlker Gültekin tarafından hazırlanıyor.
“Bedirhan Gökçe ile Gecenin Kıyısında” isimli programda Bedirhan Gökçe, Fethullah Gülen’in şiirlerini seslendiriyor.
“Düşünce İklimi” programın sunuculuğunu ve danışmanlığını Abant Platformu’nun koordinatörlerinden Prof. Dr. Kenan Gürsoy yapıyor.
Bunların yanı sıra TRT’de yayınlanan programların içeriği dinselleştirilirken, kadrolaştırmaya direnen özellikle Haber-Sen üyesi emekçiler de baskıya uğruyor.
(soL – Haber Merkezi)
Ağustos 25, 2009 Yorum yapın

Bugün anlatacağımız insan, “genç bir sivil”. Aslına bakarsanız bu gencin tabiatı, kendisi, arzuları sitemiz ekranlarında haber edilecek kadar önemli değil. Ancak malumunuz ülkenin kaderine dair herkes laf etme hakkını kendinde buluyor. Bu “genç” ise kekeme memleket hicvini, kendince üstü kapalı anarşik pozlar vermeyi çok seven, kart tonunda genç olma heveslisi bi TARAF bir yazar. Son günlerdeki “apaykırı” Kürt sever pozlarını hatırlatmazsam içim sızlar. Bahsini yaptığımız, sivil-“genç”- pozcu anarşik, Yıldıray Oğur’dur.
Yalçın Küçük’ün popüler kültürümüze dair kurduğu eşsiz bir vecizesini hatırlatmak, bu genci anlatmaya başlarken en güzel cümle olacak. “Ülkemizde artık skandala hadise diyeceğiz.” Bu sivil ve gepgenç arkadaşımız, aynen yazılar kondurduğu gazetesi gibi skandaldan skandala dörtnala koşmaktadır. Ayrıca bu gence ve gazetesinin yarattığı skandala sadece “hadise” muamelesi yapmak istemiyorum. Bu gencin son birkaç yazısı beni bu ciddiyetsiz, “hööst”le eleştiri arası yazıyı kurmaya heveslendirdi. Bu arkadaşın bahsini yapmaya çabaladığı “açılım” ülkenin ciğerinde olmasa, inanın ne kendimi ne parmaklarımı, bu akıllı genç için yormazdım.
Bir taraf yazar, Kürtlere, ülkenin demokrasisine, şekline, uygarlığına, tek sesliliğine kendi çapsızlığında üç beş cümle kurmaya çabalarken, kime ne dediğini, neye hakaret ettiğini asla bilmiyor. Aslında bu genç konuştuğunu zannettiği hiçbir kavramı bilmiyor. Bu gepegenç arkadaşımızın kurduğu cümleleri yazdığımızda ne kadar da sivil, ne kadar bu ülkeden bir genç olduğunu öğreneceğiz; “…Çözüm kolay değil, daha en büyük acıyı çekmedik, henüz kimse yenilgiyi kabul etmedi, henüz kimse fedakârlık yapmadı, henüz kimse kimseyi bağışlamadı. Türkler ve Kürtler kemale erip yeniden sözleşmek için çilelerini doldurmadılar henüz. Biz Türkler cesaretle ve samimiyetle şu soruyu soracağız önce; Bu coğrafyada Türkler, Araplar, Farslar ve Kürtler yaşıyor. İlk üçünün devletleri var. 40 milyon Kürdün yok. Neden?” (Y.Oğur)
Y. Oğur’ a göre kimse daha en büyük acıyı çekmemiş. 30 yıldır kaybedilenleri herkes bağırıyor, acıların büyüklüğü küçüklüğü ayağına kırmızı konvers takan bir gençle anlatılmıyor. Derdimiz budur.
Ben 1990’lı yıllarda bir taşrada ortaokul ve lise okurken, birçok arkadaşım, kışın, ayaklarına lastik cızlavit (erkekler siyah, kızlar renkli naylon ayakkabılar) ayakkabı giyiyor üstüne naylon torbalar geçiriyorlardı. Bu çocuklar, Anadolu Lisesi ve Fen Liselerinde eğitim görüyorlardı. Yani karşılarına çıkan sınavları en iyi derecelerle geçmiş çocuklardık. Babamızın parasıyla değil de, hırsımızın-aklımızın destekleriyle iyi eğitim gördüğümüzü zannediyorduk. Liseye geldik ve bir gördük ki, o naylon torbalarla gelen arkadaşlarımız birkaç günde ya Marksist ya da Nurcu oldular. Nurcu olanlar façayı topladılar. Nurcu olanların bugün de façaları sağlam. Marksist olanlar birkaç yılda öldüler. Y.Oğur’un şunu öğrenmesi gerekir; Türkler ve Kürtler savaşmadı. Halk çocuklarını, askere göndermesi gerekiyor diye gönderdi. Vatan hizmeti demişler o halka öğretmişler, zaten gitmeyenlerin başına neler geliyor onu da Y.Oğur bile biliyor. Gençlerimize, “vatan tehlike altında bunları bi temizlesek, vatan kurtulacak, hadi koçum dağlara terörist avına…” dedik, otuz bine yakın genci öldürttük veya sakat kaldılar. Tımarhanelik olanlar da var. Bu gençlerin savaştığı karşı taraf, Kürtler değil. Kürtlerin ne kadarını temsil eder, bu gençler dağlara giderken kaç Kürt rıza gösterdi, hangi halk hareketine yaslanıp dağlara çıktılar, Y.Oğur bilmez bunları.
Bu dağdaki gençler, Marksist-Leninist bir Kürdistan özlemiyle, analarının babalarının kendi dillerini konuşması, adaletsizliklerin ortadan kalkması için romantik solcu aşklara düşüp, dağlara çıktılar. Türk askerinden farklı olarak, gönüllü tercih etmişler gibi göründüler. 80 darbesinin halkın bir kısmından dozerlerle geçmesinin sebebi midir, yoksa 80 sonrası şahlanan bütün Kürtçü hareketlerin solması sebebiyle mi bilinmez hepsi PKK’nın kucağına düşmüş bulundular. Savaştırılan gençler, ne uğruna hangi sebeplerle ölüyorlardı, hiç düşündü-yazdı mı bu gepegenç yazar. Kim davasında haklıydı, bir gün soracak mı diye umut ediyorum, bir halk bir yerde zamanla çoğaldı, oranın asıl yerlilerini defedip, mallarını hırsızladı, kendine benzetti diye, bir ülkeyi nasıl kanatır. O topraklar üstünde nasıl hak sahibi olur. Bir zamanlar bu coğrafyada başka halklar vardı diye neden konuşamıyor bu sivil? Ayşe Hür gibi bir araştırıcıyla aynı gazete de yazıyor, keşke biraz Ayşe Hür okusaydı demeden edemiyorum.
Bu gencin alıntı yaptığımız yazısında kısaca, “bırakın Kürtler devlet kursun, Arapların, Farsların, Türklerin arasında asimile edilme travmasından ancak böyle kurtulurlar”, diyor. (Asimile olma, edilme ne demek bir sormak gerek) Yetmiyor; “Kürtler devlet kurduktan sonra fedakarlık göstersin, diğer Kürtlerle birleşmesin, kalıcı barış, bu fedakarlıklarla olurmuş” da, diyor. Burası bilgisayar oyunu olsun, bu kadar genç öldü sadece puan kaybettik, toplanın ayrı senaryoyu anlaşın diyor, alenen. Bence Y.Oğur’un atari salonu işletmecisi olması gerekir. Ya da F.R.P oyunları düzenleyen kolejli asi GENÇ olması gerekiyor. Ama oyunların kurallarını unutuyor, e olacak o kadar, ülkemizde kim hak ettiği koltukta oturuyor. Yoksa bu GENÇ kafasına göre ülke kuruyor, yıkıyor, öneri buluyor, o önerileri söylemeye çalışıyor, kafayı yiyecek fanteziden.
(…)
Amerikalı bir yazarın Meksikalı işçileri, Kolombiya halkını daha samimi cümlelerle daha iyi tanıyarak anlatacağından hiç şüphemiz yok. Ama “sipsivil” gençlerimiz ve de kendini genç sananlarımız yabancılaşmayı, samimiyetsizliği marifetten saymaktadırlar. Yaşadığı yere mızmızlanmayı entel havası sanan bu kadar genç, ne kadar hareketli, yapıcı karşı gelişler-duruşlar olduğunu, sadece komşu ülkelerimizdeki gençlik hareketlerine, genç entelektüellere bakarak anlayabilirler. Misalden; İran’da yapılan öğrenci eylemleri, İran İslam Cumhuriyeti gibi gerçekten ezici bir rejime atılmış tokatlar gibidir. İran halkının ne kadar ilerici ve ülkesiyle alakadar olduğunu bizlere anlatacak en önemli olaylar, İranlı gençlerin cesur eylemleridir.
Yunanistan’daki gençlerin eylem örneğini, Yunanistan’a ders olsun başlığıyla sadece hatırlatmıştım. O zamanlar Yunan kardeşlerimizin bu karakterli, cesur ve tüm dünyaya ders olacak hareketini alkışlamak istemiştim. Yunanistan gibi demokratik bir ülkenin de zaman zaman dersler alarak öğreneceği demokratik incelikler olduğunu söyledim… Dayanamayıp, Yunanistan’a olaylar sıcağı sıcağına gittiğimde, Yunan kardeşlerimiz, özellikle gençler, böbürlenerek bu ülkeye böyle ders verilir demişlerdi.
Bizim ülkemizde binlerce gencin ölümüne, milyonlarca insanın yerinden yurdundan sökülmesine sebep bir örgütün başkanı, acaba bu hafta ne diyecek de biz ülkemize şekil verecek oluruz diye beklerken, bu aymaz terbiyesizliğimize “demokratik” üstler başlar biçiyoruz. Bu kadar terbiyesizliği çıplak sunacak değiliz. Onu bir güzel allayıp pullayıp, adına aykırılık, insan ve demokrasi severlik ya da muhaliflik diye gençlerimize sunarız, satarız, anlatırız. Amerika kaçıncı telden hangi vuruşu yapıyor, aynısını kıvırtır benzeriz-benzetiriz diyorlar. Amerika’da yaşayan cemaat liderine Allah ömürler versin biz daha gençlerimize ne dersler verir, neler öğretiriz. Yirmi yılı aşkın süredir, Anadolu’da kurduğu okullara, yurtlara, beyin yıkamak-silmek için tutuğu evlere kim ses çıkardı?
Dolar renkleriyle basılan, Taraf’ımızın skandal olması gereken yazılarından bir tanesi idi. Amerika’yı seven cemaatin sevenleri, gözü yaşlı Taraf’a ağlıyorlardı. Bu skandallar örgüsüne “hadise” deyip geçelim. Unutalım acılarımızı, hak ettiğimiz/kazandığımız bahçelerimizde kadehler tokuşturalım,(Lütfen alkolsüz kadehler olsun, yoksa parmaklarımız kırılır) türküler okuyalım hem Kürtçe hem de Türkçe. Nasılsa bu bahçenin arkasında; başka dil, başka kültür, başka ezilenler olmamış. Barış ve huzur, her şey oyunmuş gibi algılanıldığında gelecek değil mi, gözlü yaşlı Taraf’ım, ağlayanım…
Lena Umay
Odatv.com
Ağustos 20, 2009 Yorum yapın

Sabah Gazetesi dün duyurmuştu; bugün Mehmet Eymür’le yaptıkları röportajın ilk bölümünü yayınladılar.
Haberin başlığı; “İpek, (Tuncay) Güney’in istihbarattaki faaliyet kod adı”
Mehmet Eymür ile röportajı yapan gazeteci Abdurrahman Şimşek soruyor:
“Bazıları Güney’i ‘manipülatör’ olarak görüyor, bazıları ise Güney’in söylediklerinin çoğunun doğru olduğunu düşünüyor. Sizin düşünceniz nedir? -
Yani bütün söyledikleri doğrudur diye kefil olamam. Zaten kendisi de bazı şeyleri baskı altında söylediğini beyan ediyor. MİT’e yardımcı olan birçok gazeteci vardır. Benim bunların hepsini bilmem mümkün değil. Bilsem bile bir neden yoksa açığa çıkartmanın manası da yok. Milli bir müesseseye destek olmak her Türk vatandaşının görevidir bence. Bizde MİT’çilik küçümsenen bir şeydir. Bunu da kırmak lazım. Başka ülke vatandaşları kendi istihbarat servisiyle iftihar ediyor.
Tuncay Güney’in adının yanında ‘İpek’ ibaresi var. O ne anlama geliyor? -
Tuncay Güney’in faaliyet adı olabilir. Gizliliği sağlamak için hem yürütülen faaliyetlere, hem de kişilere takma isimler verilebilir. Tuncay Güney’in cinsel tercihlerini ve hangi teşkilata çalıştığını bilmiyorum. Ancak istihbarat alanında yararlı olan her çeşit kişi çalışabilir. Homoseksüel, biseksüel ya da aseksüel olması önemli değildir. Sisi (Seyhan Soylu) eminim konuşsa bugün Türkiye’de yer yerinden oynar. “
Röportajı burada kesip aylar öncesine dönelim…
Tarih 26 Kasım 2008
Sabah’ın manşetinde bir MİT belgesi var.
Haberi yapan muhabir yine Abdurrahman Şimşek.
Bu habere/MİT belgesine göre Tuncay Güney MİT elemanıydı.
Belgede şunlar yazılıydı:
Tuncay Güney MİT’e çok genç yaşlarda, MİT İstanbul Bölge Başkanı Galip Tuğcu tarafından kazandırıldı. 1990′lı yıllarda önce “Gerici Faaliyetler Şubesi” sonra da İran Masası’na bağlı çalışan Güney, bu amaçla genç bir gazeteci kimliğiyle, Ortadoğu’daki liderlerle yüzyüze görüşmeler yaptı. Ancak 1992 yılında MİT Güney’in görevini değiştirdi.
JİTEM ve Ergenekon’a sızma görevi verilen Güney, ilk kez bu tarihte albay rütbesiyle Ağrı’da görev yapan Veli Küçük ile tanıştı. 1996-97 yıllarında Susurluk skandalı sırasında MİT için önemli bir bilgi kaynağı olan Güney, hem Susurluk hem de 28 Şubat sürecinde elde ettiği bilgileri, MİT’in çalışma merkezi olarak kullandığı İstanbul Dolmabahçe Sarayı Harem Dairesi’ne götürüyordu.
Ancak Güney’in kimliği 2001 yılında dönemin İstanbul Organize Suçlar Şubesi Müdürü Adil Serdar Saçan tarafından yapılan sorguda deşifre edildi. İddiaya göre Güney’in JİTEM kimliğinin deşifre olmasını istemeyen Veli Küçük, Güney’in serbest kalmasını sağladı. Tam bu noktada MİT de devreye girdi.
Bizzat MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, CİA ile temas kurarak Güney’e 10 yıllık ABD vizesi aldı. Güney kendi adına pasaport ile MİT İstanbul Bölge Başkanı Kubilay Günay’ın ekibi eşliğinde THY’nin New York tarifeli uçağıyla ABD’ye gönderildi. New York’ta Güney’i karşılayanlar, Güney’i Manhattan 301 East 94 Street adresindeki The Marmara Oteli’ne yerleştirdi. Bir hafta sonra Manhattan Postanesi’nin yanındaki gökdelende, Türk istihbaratının kullandığı bir daireye geçti ve 1 yıl boyunca burada yaşadı. Vs.
Abdurrahman Şimşek’in bu haberinin ardından MİT bu belgenin sahte olduğunu açıkladı. (MİT Ergenekon süreci boyunca çeşitli tarihlerde medyada çıkan 15 MİT belgesini yalanladı.)
Tıpkı bugün “İrticayla Mücadele Eylem Planı” gibi Abdurrahman Şimşek’e bu sahte MİT belgesini kimin verdiği tartışma konusu oldu.
Aslında daha temeldeki soru bu sahte MİT belgesini kimin hazırladığıydı?
Mehmet Eymür olabilir mi?
Biliniyor ki Eymür, sahte MİT belgesinde adı geçen MİT İstanbul bölge başkanı Galip Tuğçu ve MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’dan nefret ediyor.
Ve biliniyor ki…
Eymür I. MİT Raporu, II. MİT Raporu, Kayıp Tarık Ümit ait olduğunu belirttiği belgeleri çalıştığı dönemde müsteşarlığa haber vermeden yazdığını bizzat MİT açıkladı.
Keza Eymür düşman bildiklerini bu tür yalan yanlış belgelerle yıprattığı bilinen bir olay.
Uzatmayalım, bu nedenle sahte MİT belgesini Eymür’ün hazırlayıp hazırlamadığı sorusu yerinde bir sorudur.
Devam edelim…
Sabah muhabiri Abdurrahmah Şimşek’in bir röportajını anımsayalım.
Tarih 22 nisan 2008.
Sabah muhabiri Kanada Toronto’ya gitti Tuncay Güney ile dört boyunca birlikte buldu. Dönüşünde Güney’in Ergenekon ile ilgili doğru-yanlış tüm söylediklerini Sabah’ta yazı dizisi yaptı.
(Taraf’ın Mehmet Baransu’su varsa Sabah’ın da Abdurrahman Şimşek’i vardı!!)
Abdurrahman Şimşek 8 Mart 2009 tarihli Sabah’ta Atasagun aleyhinde bir haber daha yazmıştı: “4 yıl önce emekli olan Şenkal Atasagun`un hâlâ MİT`in Boğaz`a nazır 5 milyon dolarlık köşkünde oturması, teşkilatta rahatsızlığa neden oluyor..” Bu haber de MİT tarafından yalanlandı. Eymür’ün Atasagun’a düşmanlığını düşününce haberi kimin yazdırdığı hemen belli oluyor değil mi?
Şimdi buraya kadar A. Şimşek’in haber ve röportajlarını sırasıyla toparlayalım.
1) Tuncay Güney
2) Sahte MİT belgesi
3) Mehmet Eymür
4)Boğazdaki köşk haberi…
Burada bir soru akla geliyor: Tuncay Güney kimin kontrolünde?
Güney, Yeni Şafak İstihbarat Şefi Şaban Arslan’a verdiği röportajda babasının Mehmet Eymür ile MİT’te birlikte çalıştığını ve babasının ölümünden sonra kendisinin de Mehmet Eymür’e bağlı çalışmaya başladığını belirtmişti.
Ancak bu iddia o günlerde anında Mehmet Eymür tarafından yalanlanmıştı.
Ve gelelim daha can alıcı soruya:
Bir de Sabah Mehmet Eymür röportajı için “yıllardır basına röportaj vermeyen” ibarisini kullanmış ki değme gitsin.
MİT’in en geveze çalışanı olarak tarihe geçmiş Mehmet Eymür için bir not ekleyelim.
Eymür “atin” adlı sitesi 7.7.2005 tarihinde yayınına son vermişti.
Ne hikmetse Ergenekon soruşturmasıyla birlikte yine yanlı yayınlara başlayıverdi.
Sitenin merkezi neresi mi, ABD tabii ki…
Neyse…
Soruyu unutmayalım: CIA bu işin neresinde?
Mehmet Eymür Sabah’a, “İrticayla Mücadele Eylem Planı” için ne diyor biliyor musunuz?
“Belge yabancıların işi olabilir mi?”
Yine tipik Mehmet Eymür aldatmacı…
Biliyor ki asker bu işin peşini bırakmayacak.
Biliyor ki bu oyun artık bozulacak…
odatv.com
Ağustos 18, 2009 Yorum yapın
Ben 1988-1998 yılları arasında kesintisiz 10 yıl kurmay bir subay olarak, Gnkur. Bşk.lığı Karargahında görev yaptım ve 1998 yılında kurmay albay olarak emekli oldum. Kurmay bir subay olarak karargah çalışmalarını, Andıç, Bilgi Özeti ve Planların nasıl hazırlandığı konusunu, mesleğim gereği çok iyi bildiğimi zannediyorum.
Bakın hiçbir kriminal incelemeye gerek olmadan ben size bu belgenin, Gnkur. Bşk.lığının bilgisi dışında ve karargah dışında hazırlandığını konusunda çok somut örnekler vereyim. Bu örnekleri şu şekilde sıralayabiliriz;
1. Böyle bir önemli planın hazırlanabilmesi için en azından Gnkur. İkinci Başkanının bir direktif vermesi gerekir ki böyle bir direktif söz konusu değil çünkü Org. Sayın İ. Başbuğ bu konuyu açıklığa kavuşurdu.
2. Böyle bir planın hazırlandığını varsayalım, bu planın altında karargahın amiri olan Gnkur. İkinci Başkanı’nın imzası gerekir bir kurmay albayın değil. Çünkü karargah çalışmaları yönergesine göre;
· Plan İkinci Başkan tarafından,
· Plan ekleri ilgili J Başkanı korgeneral tarafından,
· Lahikalar ilgili j başkanlığının ilgili Daire başkanı Tuğ veya Tümgeneral tarafından,
· Varsa cetveller ilgili proje subayı tarafından imzalanır.
3. Hazırlanan bu tip benzer planlar ‘’Çok Gizli’’ gizlilik derecesine sahiptir. Bu nedenle yine karargah çalışmaları yönergesine göre; planın her sayfasının sol üst ve sol alt köşelerine, yazıldığı bilgisayar veya daktilo harf karakteri ile siyah renkte bu gizlilik derecesi yazılır, ayrıca, her sayfanın üst orta ve alt orta bölümlerine de kırmızı stampa ile ve kırmızı renkte taşıdığı gizlilik derecesi vurulur.
4. Yine planın alt orta sayfalarına ve standart bir şekilde bu planın kaç sayfadan oluştuğu ve okunan sayfanın kaçıncı sayfa oluğu yazılır. Örneğin; 11 sayfanın 1 nci sayfası, veya 11 sayfanın 4 ncü sayfası gibi.
5. Yine hazırlanan böyle bir plan karargah içinde ve dışında hangi birimlere gönderilecekse o sayıdan bir fazla (Arşiv Kopyası) olmak kaydıyla ve kontrollü olarak çoğaltılır, çoğaltılırken her sayfanın fonunda fotokopisi çekilse dahi çıkmayacak şekilde, gizlilik derecesi ve kaçıncı kopya olduğu basılır,
6. Gnkur. Bşk.lığı karargahı dağıtım planına göre ilgili birimlere ve kurye ile dağıtımı yapılır. Ve dağıtım planında hangi birimde, hangi sayılı kopya olduğu bellidir. Bu planın dışarı sızması durumunda hangi kopyası ise o kopyanın hangi birimde olduğu belli olduğundan, sızdıran birim anında saptanır.
7. Bu tip planlar Kozmik büroda saklanır, özel güvenlik önlemi alınan bu kozmik bürolara kimlerin girebileceği ve planlara ulaşabilecek şahısların; rütbe, adı soyadı ve resimler kozmik büronun kapısına asılır.
Konu olan planın fotokopisini görmedim, sizde mutlaka vardır, siz eğer bu yazdığım hususları dikkate alarak incelerseniz bunun sahte olup olmadığını kolayca anlarsınız. Ancak ben tv den gördüğüm kadarı ile söz konusu ortalıkta dolaşan plan, bu saydığım kriterlerin hiçbirini taşımıyor.
Bana göre sivil savcılar bu belgenin sahte olduğunu, TSK’yı yıpratmak maksadıyla ve kimler tarafından hazırlandığını çok iyi biliyor, ancak bunun vebalini üzerlerine almamak için, askeri savcılığın üzerini yıkmışlardır. Çünkü yandaş basının ve AKP’li bazı sorumluların askeri savcılığa güven duyulamayacağı yaygaraları raslantı değil. Çünkü ellerinde günah keçisi yapabilecekleri bir enstrüman olsun istiyorlar. Ama bu kez çok kötü köşeye sıkıştılar. Çünkü büyük bir stratejik hata yaptılar, ben şahsen böyle bir hatayı bekliyordum çünkü ilahi adalete güvenim tam.
Em. Kur. Albay Yılmaz Kuban
Odatv.com
Ağustos 18, 2009 Yorum yapın

Taraf Gazetesi’nin mali kaynakları her daim tartışma konusu oldu.
Bunun temel nedeni de, gazete yönetiminin sık sık “batıyoruz, bu ay sonunu getirmemiz zor” gibi açıklamalar yapması.
Medyaya yansıyan son açıklama gazete yönetiminin çalışanlarına “Haziran’da para bulma umudumuz var, eğer o da olmazsa herkes kendine iş arasın” şeklindeydi.
Bu “kaynak” neresidir, bilinmiyor.
Ancak görünen bazı kaynaklar var.
Taraf Gazetesi “İrticayla Mücadale Eylem Planı” belgesinden sonra tam sayfa reklamlar almaya başladı.
İşin ilginç tarafı reklamı veren şirketlerin adı daha önce medyada “cemaatin şirketleri” diye çıkmasıydı.
Tabii serbest piyasada şirketler getirisi olan yayın araçlarına reklam vermekte özgürler. Şirketlerin bu politikalarına kim karışabilir ki…
Uzatmayalım…
Bakalım Taraf Gazetesi’ne bugün kimler ne reklam verdi:
Gazetenin ikinci sayfasında tam sayfa UFO vantilatörleri reklamı var. Şirket yeni bayiler bulmak için Taraf Gazetesi’ni seçmişti! Demek ki Taraf’ı esnaflar da okuyordu…
Taraf’ın üçüncü sayfasının dörtte üçü bir reklamla kaplıydı: Bellona.
Kayserili mobilya şirketi de reklam için Taraf’ı seçmişti.
Türk Telekom sadece son günlerde değil bir süredir Taraf’a reklam veriyor. Zaten bu şirket ayrıca cemaate yakın internet sitelerine de bol bol reklam vermesiyle tanınıyor.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, “yaya üst geçitleri” proje yarışmasını Taraf’ın 13′üncü sayfasını bütünüyle kaplayan tam bir sayfalık ilanla duyurdu.
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın “stajyer kontrolörlük giriş sınavı” duyurusu yarım sayfaydı.
Taraf’ın arka sayfasında ise Sinbo Magazalar zincirinin yarım sayfa reklamı vardı.
Ayrıca gazetede çeşitli çeyrek sayfalık reklamlar-ilanlar da bulunuyor.
Sonuçta görünen o ki, Taraf sansasyonel haberler yaptıkça reklam-ilan almayı sürdürecek.
Bilindiği gibi Taraf ayrıca okuyucu kitlesinin hiç ilgisini çekmeyecek reklamları almasıyla da odatv’ye haber olmuştu.
odatv.com
Ağustos 18, 2009 Yorum yapın

1)
Tarih: 6 Nisan 2009…
Fethullah Gülen, herkül.org sitesinde bir açıklama yaptı:
“Dün olduğu gibi bundan sonra da, dışardan da beslenen bazı şer odakları en samimi müminleri ve hakiki Müslümanları terörist gibi göstererek irtica yaygarası koparabilirler…”
2)
Tarih: 14 Nisan 2009…
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ Harp Akademileri Komutanlığı’nda yaptığı yıllık değerlendirmede şöyle dedi:
“Bugün de bazı din eksenli cemaatler, kendilerini demokratik alanın bir oyuncusu olarak takdim etmekte ve çeşitli nedenlerle de görünürde kendilerinin güçlü bir konuma geldiğine inanmaktadırlar. Ancak bu güç imajı ve algısı yanıltıcıdır. İşte bu tip bazı cemaatler hedeflerine ulaşmada kendileri için en büyük engel olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini görmektedir. Bunun için de, her fırsattan istifade ederek, destekleyicilerinin de yardımıyla Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Bu yapılanlara karşı, hukuk devleti kapsamında Türk Silahlı Kuvvetlerinin tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek ise büyük yanılgıdır.”
3)
Tarih:12 Haziran 2009
Taraf gazetesinin haber başlığı şöyleydi:
‘AKP ve Gülen’i Bitirme Planı’
Haber şöyle devam ediyor:
Deniz Kurmay Albay Çiçek imzalı, “gizli” ibareli “İrticayla Mücadele Eylem Planı”, hükümeti ve Fethullah Gülen cemaatinin, başta ordu içindekiler olmak üzere bütün mensuplarını hedef alıyor. Planın “İcra” bölümünde şöyle deniyor: Laik düzeni yıkıp İslam devleti kurma hayalindeki AKP hükümeti ve Gülen grubu başta, dinî oluşumların faaliyetlerine son vermek için çalışılacaktır. Dört sayfalık planın “Durum” bölümünde, “Ergenekon adı altında, TSK’ya büyük emeği geçmiş emekli ve muvazzaf askeri personel yersiz ithamlarla lekelenmektedir” saptaması var” haberi yapıldı…
4)
Tarih:16 Haziran 2009…
Şimdi de bir haber de bizden, yani Odatv’den verelim:
”Genelkurmay uzun süredir faaliyetlerini izlediği ve cumhuriyet ve demokrasiye tehdit olarak gördüğü; bürokrasi, yargı, emniyet içinde örgütlü olduğu bilinen ve son örnekte görüldüğü gibi ordu içinde faaliyete geçen cemaate karşı harekete geçecekti.
Bu hareket hukuk dışı bir hareket olmayacaktı. Yani “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” isimli sahte olduğu tahmin edilen belgede söz edildiği gibi komplolar yaşanmayacaktı. Cemaatin bünyesi ve devletin içindeki faaliyetleri deşifre edilerek sonlandırılacaktı.
İşte tam bu sırada cemaat tarafından “İrticayla Mücadele Eylem Planı” isimli sahte bir belge yaratıldı. Bu belge önce Ergenekon Operasyonu adına yapılan baskınında eski askerin evinde “bulundu”. Ardından da bu belge emniyet içinden basına servis edildi.
Peki bu belge ne işe yaradı?
Cemaat bu belge sayesinde kendisine yönelik hukuki bir hareketi engellemeyi amaçladı. Cemaat karşıtı atılacak soruşturmaların meşruiyetini ortadan kaldıran bir hukuksal ve kamusal yapı yarattı.
SONUÇ:
Şimdi sorumuz şu:
Bu olguları göz önünde bulundurarak şu sorunun yanıtını verir misiniz:
Fethullah Gülen, “İrticayla Mücadele Eylem Planı” belgesini biliyor muydu?
Odatv.com
Ağustos 18, 2009 Yorum yapın

Taraf Gazetesi’nin geçen hafta yayınladığı ve ülke gündemine oturan “İrticayla Mücadele Planı” belgesinin ortaya çıkışı ilgili şüpheler neler? Bu belgenin ortaya çıkış zamanlaması neden dikkat çekiyor? Önce şu saptamaları yapalım:
1. Ergenekon soruşturması kapsamında Em. Yüzbaşı Muzaffer Tekin tutuklandığında, avukatı Kemal Kerinçsiz’di. Daha sonra Kerinçsiz de aynı soruşturma kapsamında tutuklandı. İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek tutuklandığında avukatı Nusret Senem’di. Sonra Senem de tutuklandı. Örnekler çoğaltılabilir. Son örnek Serdar Öztürk’tür. Öztürk de tutuklanmadan önce, tutuklu sanıklardan Albay Levent Göktaş’ın avukatıydı. Hal böyle iken siz Serdar Öztürk olsanız, böyle bir belge de var ise, bu belgeyi büronuzda, çekmecenizde, bilgisayarınızda bulundurur musunuz?
2. Serdar Öztürk’ün bürosu, Öztürk 4 günlüğüne Antalya’ya gittiğinde aranıyor. Öztürk’ün hangi tarihte Antalya’ya gideceği, telefonları dinlendiğinden zaten biliniyor. Ve çekmeceden fırtına koparacak bir belge bulunuyor! Normal mi?
3. Soruşturma nedeniyle gizli kalması gereken belge, yine Taraf gazetesinden çıkıyor! (Taraf Gazetesi, İşçi Partisi Genel Merkezi’nde Yargıtay Krokisi bulunduğunu iddia etmişti. Aylar sonra, krokinin düzmece olduğu hukuken de saptandı ve Taraf Gazetesi İşçi Partisi’ne tazminata mahkum oldu!)
4. Askeri savcılık, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’ndan belgeyi istiyor. Savcılık, fırtına koparan belgenin orijinalinin elinde olmadığını açıklıyor!
5. Belgenin Genelkurmay’a ait olduğu iddia ediliyor. Siz Genelkurmay Başkanı ya da İkinci Başkanı olsanız, bir personelinize ya da bir biriminize AKP’yi ismiyle hedef alan bir belge hazırlatır mısınız? Genelkurmay’ın dinlendiği, belgelerin havada uçuştuğu bir dönemde böyle bir şeyi yaptırmak mantıklı mı?
6. Bir iddia da, Genelkurmay Başkanı ya da İkinci Başkanı’ndan habersiz olarak, birimin başı Albay Dursun Çiçek’in bu belgeyi hazırladığı şeklinde… Siz Albay Çiçek olsanız, böyle bir belgeyi hazırlar mısınız? Diyelim hazırladınız, Ergenekon sanıklarından birinin avukatına ulaştırır mısınız? Ya da belgenin, Ergenekon sanıklarından birinin avukatına ulaşacak bir yol bulmasına olanak verir misiniz?
Taraf gazetesi, “İrticayla mücadele planı” başlıklı belgeyi “AKP ve Gülen’i bitirme planı” başlığıyla haberleştirdi. Ve kıyamet koptu.
Ancak, yukarıdaki saptamalar da gösteriyor ki, işin aslı iddia edildiği gibi çıkmayacak. Belgenin Haziran ayında ortaya çıkması bile yeterince anlamlı. Haziran, Türkiye’de 30 Ağustos’a giden süreçtir; YAŞ’tır… Haziran devlet mekanizması açısından da kritiktir. Valiler Kararnamesi, Emniyet Müdürleri Kararnamesi Haziran ayında açıklanır.
Mehmet Ali Güller
Odatv.com
Ağustos 18, 2009 Yorum yapın

Ergenekon adı verilen dava, iddia tarafı açısından birçok meselenin sonucudur. Bu dava orduya karşı çökertme havası barındırıyor. Bunu son zamanlarda çok açık olarak ifade ettiler. Genelkurmay Başkanı İlker Paşa’nın Harp Akademileri’ndeki konuşması çok açıktı. Bir tarikattan bahsetti. Bir şekilde de İstanbul Emniyeti’nden bahsetti. Genelkurmayda daha sonra yapılan açıklamalarda bu durum daha net ortaya çıktı. İkisini birleştirdiğimiz zaman Türk Silahlı Kuvvetleri, Ergenekon adı verilen, Savcı Zekeriya Öz’ün yönettiği davayı polisle birlikte Türk silahlı Kuvvetlerine karşı yapılan bir savaş olarak algıladı.
Bununla birlikte hem Tuncay Güney’in ifadelerinin çökmesi, hem Atasagun’un MİT Müsteşarlığı zamanında hazırlanmış olan ve bu dosyanın temelini oluşturan raporların güvenilir olmadığının ortaya çıkması, aynı şekilde Genelkurmay eski Başkanı Yaşar Paşa’nın da açıklamaları bunu çökertti. Bu bir hukuk davası değil, hukuk davasının ötesinde medyanın, Star Televizyonu’nun, Samanyolu Televizyonu’nun, ATV’nin, diğer televizyonların ve onların yazarlarının yönettikleri, -çok garip olabilir- Milliyet Gazetesi’nin de içinde olduğu bir davadır. Milliyet Gazetesi çok açık olarak bizi inandırmaya kalktı. Dedi ki: “İlhan Selçuk evvela Danıştayı bombaladı, sonra kendini bombaladı.” Anlaşılmaz bir şekilde bombaların numaralarına baktılar, bunu tefrika ettiler. Sedat Ergin bunu yapıyor. Nitekim iki gün önce de başyazı yazdı. “Bu belge Genelkurmay ile AKP’nin arasını bozuyor” diyerek kraldan fazla kralcı oldu. Demek ki davanın bir de bu tarafı var. Bütünüyle çöküyor.
Şamil Tayyar çok açık olarak “Bu davadan sıyrılırlarsa” diyor. Zaten dava Şener Paşa ve diğer paşalarla beraber doğrudan doğruya orduya inmek istiyordu. Genelkurmay Eski Başkanı Yaşar Paşa da çok yakın bir zamanda “Ben inceledim orduda böyle bir darbe yoktur” dedi. Zamanın Genelkurmay Başkanı “ben inceledim o zamanlarda herhangi bir işaret yok” dediyse dava çökmüştür. Şimdi yeni noktalar araştırılıyor.
Bir devlet idaresinde düşünemeyeceğimiz bir nokta var; Genelkurmay bir devlet idaresidir, devletin bir parçasıdır. Buradan bir belge çıktığı söyleniyor ve Genelkurmay “biz araştırıyoruz” diyor. Tayyip Erdoğan bunu kabul etmiyor ve bir miting meydanından dava açacağız diyor. Bu hem ölçüleri çok fazla aşmak demektir, hem de çok büyük bilgisizlik demektir. Tayyip Erdoğan’ın bu konuda dava açma yetkisi yok. Öyle bir mekanizma yok. Tayyip Erdoğan -böyle bir şey varsa- gider birilerine tazminat davası açar. Daha sonra Cemil Çiçek bu açıklamayı düzeltti. “savcılara başvuracağız” dedi. Bu ikisi birbirinden farklı. Daha vahim olanı, devletin bir parçasının başka bir parçasına karşı kıyam halinde olmasıdır. Burada bir savcının tahkikatı var. Biz bunu da kabul etmeyiz. Yasak kararını kabul etmiyoruz ama Türkiye’de mahkemeler çok yerde yayın yasağı kararı verirler. Bunu da kabul etmeyiz.
Bu çok açık bir şekilde AKP iktidarının Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı kıyam teşebbüsüdür. Aynen Fethullah Gülen’in sonradan geri almak mecburiyetinde kaldığı konuşmasında GATA’da yatanlara “gatakulli” demesi gibi. Şöyle bir durum ortaya çıkıyor; Türkiye’de AKP iktidarında askeri olan her şeye bir isyan görüyorsunuz. Tabi kimse artık Fethullah Gülen’le AKP’yi birbirinden ayırmıyor.
Bugün eğer bir tutuklu askeri hastanede yatıyorsa başvekâlette bunu gayrimeşru sayan bir ekip var. Eğer bir belge varsa, bunu devletin savcısı, yargısı inceliyorsa bunu da kabul etmeyen bir heyet başvekâlettedir. Bu, devleti bitirmektir. Böyle bir devlet olamaz.
Tayyip Bey iki hitabetiyle bu devletin temellerine mayın döşemiştir; “Türk Devleti birtakım insanlara faşizm uyguladı” demiştir.
Bir devlette başvekâlette olan bir kimse bunu söylediği zaman, devletin kuruluşunun ahlaki temellerine taarruz etmiş olur. Çünkü faşizm ahlak dışıdır.
Bilmemiz gereken noktalardan bir tanesi şudur; Rumların mübadelesi bir anlaşmayla olmuştur. Sadece biz değil, Yunaniler de içerdekilerini vermiştir. “onları bize verin, bizdekilerini alın” demişlerdir. Daha da önemlisi, bu bilgisizlik devletin ahlaki temellerini ortadan kaldırıyor.
Tayyip Erdoğan seçimlere giderken Adnan Menderesle beraber resimlerini bastırıyor, bu adadaki asıl büyük, zorla yapılan mübadele 6-7 Eylül 1955’tir. Menderes yapmıştır. Böyle yapmışsa bile bunu tarihçiler, politikacılar söyler. Ama başvekâlette olan bir adam söylerse devletin kuruluşundaki ahlakilik ilkesi ortadan kalkar. Aynı şekilde “gizli anlaşmalar var, söyleyemiyorum” demek de devletin meşruiyetine taarruzdur. Ayrıca burada Tayyip Bey’e söyleyeceklerim var;
Bir tanesi 1958’dedir. İsrail başbakanı uçak kazası diye gizlice tebdili kıyafet Türkiye’ye gelmiştir. Bu ilk gizli anlaşmadır ve bunu ilk ortaya çıkaran benim. Benim kitaplarımda var, başka hiçbir yerde yok.
İkincisi; 1996’da, o zamanlar sürekli televizyon programlarım vardı. Necmettin Erbakan’ın başbakan, Tansu Çiller’in de yardımcısı olduğu zamanlardı. Çocuktu o zamanlar. İl başkanıydı. Bunu imzalayan, hükümetin dayandığı partinin il başkanıdır. Neden açıklamıyorsunuz?
Bunlar uzun konular, ben bunları televizyonda da anlattım.
Necmettin Erbakan adına Şevket Kazan çıktı. “şu anda resmidir, daha da yapacağız” dedi. Başvekâlette olan bir adam ister orada kapıcı olsun, ister başbakan olsun. “Gizli anlaşmalar var, bunlar gizli olmazsa söylerdim” derse o devletin hukukiliğini ortadan kaldırır. Mecbur musunuz gizli anlaşmalar yapmaya? Yalçın küçük hepsini söylüyor.
O gizli anlaşmalarda da bazı sorunlar olduğunu görüyoruz. O anlaşmalara göre belli periyotlarda Türkiye’deki başbakanla İsrail’deki başbakan görüşürler. Tayyip Erdoğan Bush’la konuşmaya giderken Londra’ya da uğrar, karşılaşırlar, konuşurlar. Mecburlar.
Şu anda Netanyahu başbakan oldu, öyle bir görüşme olmadı. Bunu da biz Odatv.com’da da söyledik. Davos’tan sonra Tayyip Erdoğan İsrail açısından “Persona non grata’dır. Bütün rahatsızlıkları budur. İsrail’in ve dünya Yahudilerinin kontrol ettiği bütün yayınlar inanılmaz bir şekilde Tayyip Erdoğan’ı eleştiriyorlar. Tayyip Erdoğan bu durumdan çok rahatsız. Bu rahatsızlıktan kurtulmak için iktidardan düştüğünü görüyor. Düşme hastalığına yakalandı. Bugün Tayyip Erdoğan’ın hastalığı siyasi olarak da “düşme hastalığı” olduğu için Türk ordusuna karşı çok açık bir savaş yaparak ayakta kalmaya çalışıyor. Zaten hatırlayacağınız gibi bu Ergenekon denilen dosyanın basındaki amigoları devamında bunu söylüyorlardı. Doğrudan doğruya muvazzaf subay, muvazzaf general, emekli olmayan general tutuklamak istiyorlardı. Buradan bir başarı elde etmek istiyorlardı. Bu bir kıyamdır. Devletin bir kısmının bir kısmına karşı kıyam halidir. İlker Paşa yumuşak bir şekilde söyledi;
“Soruşturmaların gizliliği vardır” dedi.
Tuncay Güney’in ifadesinin güvenilir olmadığı, işkencede alındığı ortaya çıktı. Şengal Atasagun “o deli saçmasıdır ama ben işleme koydum” dedi. Demek ki bu Ergenekon dosyası içinde güvenilirliği, ciddiyeti olmayan, ısmarlama birtakım belgeler hazırlanmıştır.
Bu belge de öyle mi bilmiyorum. Araştırılacak.
Buradaki yanlışlık bir devlet kurumunun tahkikatına başvekâletteki Tayyip Erdoğan’ın savaş açmasıdır. Şener Paşa’nın eşi için ne demişlerdi? O hâkim iyiymiş, o bizi severmiş… Ben Türkiye’de en fazla sanık olan insanım, bütün hapishanelerde yattım. Her sanık böyle düşünür. Ulucanlar’da yatıyordum, koğuşta, “DGM’nin bir numaralı başkanı Turgut Okyar iyi yargıç, Orhan Karadeniz kötü yargıçtır” derdik. Bu normaldir. Bunu herkes söyler. Şimdi Tayyip Erdoğan ve arkadaşları bu duruma düştü. İyi hastane var, Gatakulli hastane var. Sen gerçekten başbakan olduğunu düşünüyorsan, Milli Savunma Bakanı’nı çağırırsın, diğerini çağırırsın “bu nedir?” dersin.
Genelkurmay Başkanı da “Bunu tahkik ettiriyoruz” der.
İmam Hatip lisesinden mezun olup ondan sonra hiçbir şey olmamış insanlara başbakanlık verilirse-Hilmi Özkök vermiştir- devlet bu hale gelir.
Şimdi Sedat Ergin başyazı yazıyor. O’na soruyorum;
Siz hangi Türkiye’nin gazetecisisiniz? Siz Turgut Özal’ın ne dediğini bilmiyor musunuz? O zaman gazeteci arkadaşımız Yavuz Gökmen’e söyledi. “orduya karşı 100 bin kişilik bir polis ordusu kuruyorum” dedi. Belleğinize ne oldu? Şimdi 200 bin kişilik oldu. İlker Paşa son konuşmalarında söylemedi mi? Newsweek bunu yazmadı mı? Ben bunları söylemedim mi? “Ben İstanbul Emniyeti tarafından tutuklandım. Beni sorgulayan savcı, hukukçu görmedim. Beni Nazlı Ilıcak tutukladı, beni Şamil Tayyar tutukladı” demedim mi?
Benim demem önemli değildir. Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan ayrılan Vural Savaş bunu kitap haline getirmedi mi? Muhalefet lideri Deniz Baykal lütfedip benim adıma da atıf yaparak bunun böyle olduğunu söylemedi mi? Sedat Ergin! nesiniz? Milliyet Gazetesi! nesiniz? Fikret Bila! nesiniz? Siz nesiniz? Bunları görmüyor musunuz?
Bu çok açık bir kıyamdır. Nereye kadar gider, bunu söylemek mümkün değildir.
Biz bu belgenin doğru olup olmadığını bilemeyiz ama kim olursa olsun kim bu belgeyi yazmışsa bu bir ilkelliktir. Bunu hiçbir zaman bir albaya yakıştıramazsınız. Bu kadar ahmakça, bu kadar aptalca bir belge olmaz. İkinci iddianamenin bütün klasörleri gösteriyor ki Türk ordusunda, Hilmi Özkök ve yanında olan birkaç kişi dışında herkes AKP’yi, laik cumhuriyeti ortadan kaldırmaya yönelik bir hareket içinde.
Ben yerlerinde olsam bu belgeyi yayınlamazdım. Ki belgenin çıktığı söylenen üsteğmen de “hayır” diyor. Ben hala o değildir diyemem. Araştırılacaktır. Böyle ilkel bir belgeyi Türk ordusunda hiçbir albay hazırlamaz. Ama Türk ordusunun büyük bir kısmının AKP’den rahatsız olduğu, AKP’yi cumhuriyetin temellerini sarsıcı bir hareket olarak gördüğü mutlaktır. Bu belge çok ahmak, hiçbir şeye yetişmemiş bir gizli servisçinin yaptığı bir şeydir. Sonunda da görüyoruz ki Genelkurmay “bizde yok” diyor.
Mesele çok vahimdir. Artık Genelkurmay Başkanının ve önceki Genelkurmay başkanının söyledikleri çok açık olarak ortaya çıkmıştır. Tayyip Erdoğan’ın, sadece tıbben değil, siyaseten düşme hastalığına yakalandığı, sinirlerinin bozulduğu görülmektedir. Başvekâlette kalmasına elverişli olmayan bir durum söz konusudur. Dünyanın hiçbir yerinde “Ah gizli olmasa ben bunları açıklarım” diyen bir insan başvekâlette kalamaz. “Bunları yaptık özür dileriz” dersiniz. Ama hiçbir kimse başvekâlette ister kapıcı, ister başbakan ister başbakanın üstü olsun “biz faşizm uyguladık” diyemez. Bu bilgisizliktir. Bu devleti çökertmedir. Bir miting meydanından “mahkemelere başvuracağız” deyip, kendisini devletin içinde saymayan, devlete karşı bir savaş başlatmış bir kimse durumuna düşürüyor.
Odatv.com
Ağustos 18, 2009 Yorum yapın

Bizim sosyalistlerimiz, gerçekten “sosyalist” gibi davranmayı ne zaman öğrenecek?
Varsa yoksa “kimlik” konuları, “Ermeni soykırımı”, “Kürt sorunu”…
Yüzyıl önceki yaraları, ortak acıları kaşıyıp duruyorlar.
Bunu da sözümona “Enternasyonalizm” ve “Halkların kardeşliği” adına yapıyorlar!
Oysa, sosyalistlerin temel savı ve varlık nedeni, emek-sermaye çelişkisine dayanır.
Sınıf savaşımını bırakıp kimlik siyasetine hapsolmak, sosyalistler için büyük tuzaktır, çıkmaz sokaktır.
Kardeşlerim, biraz da günümüze gelin; halkın aşıyla, işiyle, geçim derdiyle ilgilenin!
İşçilerin sendikal haklarıyla, emekçilerin ekmek ve özgürlük davasıyla uğraşın.
Enerjinizi boşa harcamayın, insanların yaşamsal sorunlarını çözmek için çabalayın.
Halk yığınlarıyla aranızdaki uçurumu kapatmaya çalışın.
Uzaydan gelmiş yaratıklar gibisiniz!
Ayaklarınız biraz, üzerinde yaşadığınız toprağa değsin.
Hep “yüzleşme”den söz ediyorsunuz. Önce ülke gerçekleriyle yüzleşin!
Halkın içine girin, onların gerçek istemlerini ve gereksinimlerini öğrenin.
Yarım yamalak bilgilerle sosyalist olunmuyor artık!
Genel ve soyut belgileri papağan gibi yinelemekten, içi boş önerileri “çözüm” diye sunmaktan vazgeçin.
Kendinizi halka ve emek savaşımına adamadan, emekçi halkın yaşam koşullarını öğrenmeden, emekçilerle bütünleşmeden kimseyi arkanızdan getiremezsiniz…
Bu kafayla giderseniz, kendi küçük dükkâncıklarınızda “devrim” türküleriyle ömür tüketirsiniz!
İktidarları da sürgit sermaye sınıfına, burjuvazinin liberal-İslamcı-işbirlikçi koalisyonlarına teslim edersiniz!
Farklılıklar elbetteki toplumsal zenginliğimizdir.
Bu ülkede yaşayan herkes; etnik kökeni, dili, inancı ne olursa olsun, Türkiye’nin eşit haklı yurttaşıdır.
Ama farklılıklara sürekli vurgu yaparak birleştirici olamazsınız.
Dilinizden düşürmediğiniz “barış” ülküsüne ise hiç ulaşamazsınız.
Barış içinde birlikte yaşayabilmek için, ayrılıkları değil, ortak yanlarımızı öne çıkarmalıyız.
Oysa ne görüyoruz?
Liberalleşen solun aymazlığı ölçü tanımıyor.
Örnek mi?
Saymakla bitmez!
İsterseniz bir ucundan başlayalım…
Sözüm, yalnızca yoldan çıkmış “solcu”laradır:
Toprağınıza ve insanınıza yabancılaştınız.
Atatürk’ü küçümsediniz, Kurtuluş Savaşı’mızla dalga geçtiniz.
Hiç utanmadan, “Nerden kurtulduk ki?” diye sormaktan bile çekinmediniz.
Yurtseverliği “milliyetçilik”, hatta “ırkçılık” gibi gösterdiniz.
“Darbe karşıtlığı” adına Deniz Gezmiş’e bile dil uzattınız, 68 gençliğinin antiemperyalist savaşımını “yabancı düşmanlığı” diye karalamaya kalktınız.
Aklın yolunu, solduyunun sesini yitirdiniz; liberallerin ve dincilerin ağzıyla konuşmaya başladınız.
Maraş’ı, Çorum’u, Sivas’ı unuttunuz, “türban demokratı” oldunuz!
AKP’den “demokratikleşme”, AB’den “adalet” beklediniz.
Ucu Atlantik ötesine dayanan “Ergenekon” operasyonuyla “Gladyo”nun ve “devlet içindeki çeteler”in temizleneceğini düşündünüz!
Masallarla oyalandınız.
Köreldiniz, körleştiniz!
Sahi, siz nereden peydahlandınız?
Hangi iklimde yetiştiniz?
Nereden beslendiniz?
Gerçekte bir avuç insansınız, ama kırk parçaya bölünmüş durumdasınız.
Kâğıt üzerinde kaç “sosyalist parti” var Türkiye’de, biliyor musunuz?
Bağımsız, güçlü, yığınsal bir sol hareketi örgütleyemediniz.
Halka umut ve güven veremediniz.
Sandıktan çıkmayı kutsadığınız halde, çoğunuz seçimlere bile giremiyorsunuz!
Girenlerin oy oranı ise kayda değer olmadığından istatistiklerde yer almıyor!
Bu sonuç sizi mutlu ediyorsa, buyurun devam edin!
Ama bilin ki, gerçek sosyalistler, bu gidişe izin vermeyecek; 1960’lardaki doğru mücadele çizgisinde birleşerek, halkın iktidar yürüyüşüne er geç öncülük edeceklerdir.
Recep Tayyip Erdoğan’ın sinirleri bugünlerde yine fren tutmuyor!
Başbakan, “Ananı da al git!” günlerini anımsatan hırçın çıkışlarıyla her gün yeni özdeyişlere imza atıyor.
Suriye sınırındaki mayınlı arazinin yabancılara temizletilmek istenmesi karşısında, “Biz bu işi yapabiliriz” diyen Emekli Albayı Meclis kürsüsünden nasıl azarladığını gördünüz:
“Otur oturduğun yerde!…”
Ardından, yandaş kalemleri bile şaşırtan fırçası geldi…
Başbakan, “vücut dili”ni kullanmadaki olağanüstü başarısını Türkçe konusunda da göstermek istercesine kükredi:
“Bizim partimize AKP diyenler, edepsizlik ediyorlar!”
Kimin kime edepsizlik ettiği ortada!
Başbakan, bütün bunları söyleyen kendisi değilmiş gibi, bir de kalkıp üslup düşüklüğünden yakınıyor, “Türkiye’de siyasetin üslubu hiç bu kadar aşağılara çekilmemişti” diyor.
Bir ülkenin Başbakanı sürekli Kasımpaşalı ağzıyla konuşursa olacağı budur işte!
Ama daha da ilginç olanı, Başbakan’ın mantığı…
Hem yap, hem şikâyet et!
Pişkinliğin böylesi…
İstanbul Valisi Muammer Güler diyor ki:
“Dünyanın çeşitli yerlerindeki eğitim gönüllülerini selamlıyorum, destekliyorum. Allah hepsinden razı olsun…”
Nerde diyor?
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği toplantısında mı?
Hayır!
Fethullah Gülen okullarının İstanbul’da düzenlediği “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları”nda…
Önce bu yarışmanın adı yanlış!
“Türkçe Olimpiyatları” ne demek?
Kaç tane “Türkçe Olimpiyadı” var?
Hadi onu geçelim…
Ama Türkiye’de 36 bin üniversiteli kıza burs sağlamış “eğitim gönüllüleri”nin gerçek öncüsü Türkân Saylan’ın cenazesine bile katılmayan İstanbul Valisi’nin şu konuşmasına bakın!
“Eğitim gönüllüsü” diye Türkân Saylan’ı ve ÇYDD’yi değil, cemaat okullarında ABD yandaşı yetiştiren “Hocaefendi”yi selamlıyor!
Artık, kimin valisiyse…
“Kafası berrak, kendinden emin konuşanlardan / yazanlardan kuşku duyarım.”
Enver Aysever, 22 Nisan 2009 günlü BirGün’de, “Yeni mahalleye bir çift söz!” başlıklı köşe yazısına başlarken böyle diyor.
Nedenmiş o?
Efendim, çünkü dünya hızla değişiyormuş!
Demek ki…
Kafası karışık, kendine güveni olmadan konuşup yazanlardan kuşkusu yok bu yeni köşe yazarının!
Ağzımızdan çıkan, kalemimizden dökülen sözlere özen göstermezsek, durduk yerde işte böyle “lafmacun”lar üretiriz!
“Kürt sorunu”na model aranıyor:
-BASK modeli…
-ETA modeli…
-Belçika modeli…
-Korsika modeli…
-İsviçre modeli…
-Bulgaristan modeli…
-Almanya modeli…
-Kosova modeli…
-İskoç modeli…
Nedense kimsenin aklına “Türkiye modeli” gelmiyor!
Attila Aşut
Odatv.com
Ağustos 18, 2009 Yorum yapın

Star Gazetesi’nden Ergun Babahan’ın bugün yazdığı gibi “artık adet olduğu üzere” yine Genelkurmay’a ait olduğu iddia edilen “İrticayla Mücadele Eylem Planı” belgesi Taraf gazetesinde yayınlandı. (“AKP ve Gülen’i Bitirme Planı” haberi.)
Taraf’ın yayınladığı 4 sayfalık belge medyanın gündemini belirledi. Genelkurmay belgeyle ilgili olarak soruşturma başlattı.
İşin garip yanı, Taraf gazetesi bundan bir süre önce yine Genelkurmay Harekat Dairesi 3. Bilgi Ve Destek Müdürlüğü’ne ait belge yayınlamıştı. (“Koç da andıçlandı” haberi.)
Ve her iki belgeyi hazırlayan isim olarak bir subayın adı geçiyordu:
Kıdemli Albay Dursun Çiçek.
Peki kimdi Albay Çiçek…
Bekir ve Halime Çiçek’in ikinci çocuğu olarak 1960 yılında Umurca Köyü, Reşadiye/Tokat’ta doğan Deniz Piyade Kurmay Albay Dursun ÇİÇEK, ortaokul ve lise öğrenimini altı yıl yatılı okuyarak tamamladı ve Yıldızeli/Sivas’taki Pamukpınar Öğretmen Okulu’ndan mezun oldu.
1976 yılında Harp Okulu sınavlarını kazanan ve 1980 yılında Kara Harp Okulunu devre üçüncüsü olarak bitiren Albay ÇİÇEK; Teğmen rütbesiyle Piyade Okul K.lığındaki sınıf okulu öğreniminden sonra, Amfibi Deniz Piyade Alay K.lığı Foça/ İzmir’de üç yıl Takım Komutanlığı ve Deniz Harp Okulu İSTANBUL’DA dört yıl Bölük Komutanlığı yaptı.
1988 yılında Harp Akademisini kazanan ve Kara Harp Akademisini ve Silahlı Kuvvetler Akademisi eğitimini devre ikincisi olarak bitiren Albay ÇİÇEK, 1990-94 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Harekat Başkanlığında görev yapmıştır.
Amfibi Deniz Piyade Alayının Tugay olduğu yıl Tugay Harekat ve Eğitim Şube Müdürlüğüne atanan Albay ÇİÇEK, 15 ay süre ile Şırnak’ta Özel Amfibi Tabur Komutanlığı ve bir yıl süre ile Foça’da Üçüncü Amfibi Deniz Piyade Tabur Komutanlığı görevlerini icra etti.
1997 yılında Arnavutluk İnsani Yardım Harekatında Çok Uluslu Karargahta Plan ve Prensipler Şube’de ve 1997- 99 yılları arasında Gnkur. Bilgi Destek Grup Komutanlığında görev yapan Albay ÇİÇEK, aynı dönemde beş ay süre ile Tiran/ARNAVUTLUK‘ta Altay Tim Komutanı olarak görev yaptı ve 1999-2001 yılları arasında Foça’da Amfibi Deniz Piyade Tugayı Kurmay Başkanlığı görevini icra etti.
2001 Yılında İskenderun Deniz Er Eğitim Alay Komutanlığına atanan Kurmay Albay ÇİÇEK; Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İşletme Anabilim Dalında Doktora eğitimi yaptı ve ‘’Örgütlerde Motivasyon ve İş Yaşam Kalitesi: Bir Kamu Kuruluşundaki Yönetici Personelin Motivasyon Seviyelerinin Tespit Edilerek İş Yaşam Kalitesinin Geliştirilmesi Üzerine Bir Araştırma‘’ konusunda Doktora Tezi hazırladı.
2004 yılında Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanlığındaki yeni görevine başladı.
Odatv.com
Ağustos 14, 2009 1 Yorum

Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni Turan Özlü, 11 Ağustos Salı günü gözaltına alınan Teoman Alili hakkında kamuoyunu bilgilendirdi. Özlü, Alili’nin gözaltına alınma nedeninin, Pazartesi gecesi hazırladığı son programında yaptığı açıklamalar olduğunu belirtti.
Ulusal Kanal’da Haber Masası adlı programı hazırlayıp sunan Teoman Alili, 11 Ağustos Salı günü önce İstanbul Emniyeti Yabancılar Şubesi tarafından gözaltına alındı. Ardından Ergenekon savcılarının talimatıyla Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne getirildi.
Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni Turan Özlü, Alili’nin gözaltına alınmasının, Ulusal Kanal’a yapılan bir dizi tertibin son halkası olduğunu belirtti. Özlü, “Bu gözaltı ve tutuklamaların bütünüyle kanunsuz ve iktidarın siyasi hedefleriyle ilgili olarak sahneye konduğu bugün ortaya çıkmış bulunuyor” dedi.
Kamuoyunun, 15 Ağustos’ta Öcalan’ın yapacağı açıklamaya kilitlendiğini vurgulayan Özlü, Teoman Alili’nin de gözaltına alınmadan önceki son programında bu konuyla ilgili önemli açıklamalarda bulunduğunun altını çizdi. Özlü, “Büyük Ortadoğu Projesi’nin arkasındaki gerçekleri ve Amerika’nın Türkiye’yi bölme planlarını cesurca ortaya çıkardığı için Ulusal Kanal hedef alınmaktadır” diye konuştu.
“Ulusal Kanal Program yapımcısı TEOMAN ALİLİ Ergenekon savcılarının talimatıyla gözaltında. 11 Ağustos Salı günü İstanbul Emniyeti Yabancılar Şubesi tarafından gözaltına alınan ALİLİ, dün Terörle Mücadele Şubesine getirildi. Gözaltı kararının Ergenekon savcılarının talimatıyla gerçekleştirildiği bildirildi. ALİLİ’nin şu saatlerde evi aranıyor. Ev aramasında avukatlarına bilgi verilmedi.
Ulusal Kanal’da uzun süredir HABER MASASI adlı programı hazırlayıp sunan TEOMAN ALİLİ’nin gözaltına alınması ULUSAL KANAL’a yapılan saldırıların son halkasıdır. Bilindiği gibi 21 Mart 2008 tarihinde Ulusal Kanal İstanbul Ankara ve İzmir büroları aynı anda yüzlerce polisin katılımıyla baskına uğramış ve Genel Yayın Yönetmenimiz Sayın Ferit İlsever ile 5 yönetici ve görevlimiz gözaltına alınmıştı. İlsever’le birlikte Haber Dairesi Başkanımız Dr. Serhan Bolluk Ulusal Kanal YK üyesi gazeteci Adnan Akfırat, Ankara haber müdürümüz Hikmet Çiçek, İzmir temsilcimiz Hayati Özcan gözaltına alınanlar arasındaydı.
Aylarca tutuklu kaldıktan sonra Ferit İlsever, Dr. Serhan bolluk ve Adnan Akfırat serbest bırakıldılar. Hikmet Çiçek ve Hayati Özcan ise 17 aydır Silivri cezaevinde tutuklu bulunuyor.
Ulusal Kanal’a yapılan saldırılar bununla da sınırlı kalmadı. Mersin temsilcimiz Yusuf Buldu, Ulusal Kanal danışmanı Prof. Dr. Uçkun Geray, reklam görevlimiz Nuran Gökdemir sözümona Konya Ergenekon adıyla düzenlenen operasyonda gözaltına alındılar..Bu dalga gözaltılarının tamamı birkaç gün sonra serbest bırakıldılar.
3 yıldır her hafta düzenli olarak programı yayınlanan Prof. Dr. Erol Manisalı ilerleyen tarihlerde gözaltına alındı.
Bu gözaltı ve tutuklamaların bütünüyle kanunsuz ve iktidarın siyasi hedefleriyle ilgili olarak sahneye konduğu bugün ortaya çıkmış bulunuyor.
Ulusal Kanal, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında yürürlüğe koyduğu şu sözümona Kürt açılımı nedeniyle saldırıya uğramaktadır. Ulusal Kanal Türkiye’nin ABD planlarına direnen merkez olduğu için, o planları deşifre edip milletimize açıkladığı için saldırıya uğramaktadır. Bu çok açıktır.
Zaten Savcı Zekeriya Öz, Ergenekon davasının merkezinde “İşçi Partisiyle birlikte Ulusal Kanal var” açıklaması yaparak süreci itiraf etmiştir.
Program yapımcımız Teoman Alili gözaltına alınmadan önceki son programında çok önemli bir gerçeği açığa çıkarmıştı.
Kamuoyu, Tayip Erdoğan ve Abdullah Gül’lerin açtığı yolda, Abdullah Öcalan’ın 15 Ağustos’ta açıklayacağı sözümona yol haritasına odaklandığı bir sırada, merkezi ABD’de bulunan American Kurdish İnternational Network ya da bilinen adıyla AKİN isimli düşünce kuruluşunun açıklamaları yayınlanıyor.
Bu açıklamada Abdullah Öcalan’ın 15 Ağustos’ta açıklayacağı muhtemel talepler sıralanmaktadır.
İşte açıklamadan bu taleplerin bazı başlıkları:
Operasyonların durdurulması, dağdan inen kadrolara siyasi haklar verilmesi, Belediyelerin bölgedeki yer altı ve yer üstü kaynaklardan yararlanmasının sağlanması, Kürt halkının iradesinin tanınması…
AKİN, (American Kurdish İnternational Network) Türkçe açılımıyla Kürt Amerikan İletişim grubu’nun başında ise PKK’nın ABD temsilcisi olarak bilinen Kani Gulam var..
Sık sık parçalanmış Türkiye haritaları yayınlamasıyla tanınan AKİN aynı zamanda ABD’de bir kamu kuruluşu olarak görülüyor. Türkiye’nin talebi üzerine ABD makamları Kani Gulam’ı sözümona yargıladı ve “400 saat kamu hizmetinde çalışma cezası verdi” . Ancak mahkeme kararına göre bu kamu cezası AKİN kuruluşunda yapılacaktır.
Apo’nun muhtemel taleplerinin bu kuruluştan sızması, “Kürt açılımı”nın nerede pişirildiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
İşte, Teoman Alili ve Ulusal Kanal’ın bir kez daha hedef alınması herhalde bu şekilde açıklanabilir.
Alili 1978 Türkiye doğumlu. İlkokul, ve Lise tahsilini Türkiye’de yaptı. Makedonya doğumlu Türk kökenli bir ailenin çocuğu. Kendini çok iyi yetiştirmiş, en az 4 yabancı dili çok iyi konuşan bir aydın. Uzun süredir Ulusal Kanal’da tamamen gönüllü olarak çalışmakta ve Haber Masası adıyla çok izlenen ve ses getiren bir program yapmaktaydı.
Türk basını tarihinde görülmemiş bir kuşatma ve saldırı altındadır. 1920’lerin işgal altındaki mütareke basınıyla kıyaslanabilecek bir durum söz konusudur. Ergenekon tertibinden önce operasyon basına yapılmıştır. Bir plan dahilinde büyük devlet olanakları da seferber edilerek yandaş medya yaratılmıştır.
Diğer yandan muhalif ve vatansever basına, ABD’nin ve iktidarın planlarına direnen basın işte bu tür gözaltı ve tertiplerle sindirilmeye çalışılmaktadır.
Ancak Ulusal Kanal direnecektir. Baskılar bizi yıldıramaz. Biz Namık Kemal’lerin, Abdi İpekçi’lerin, Uğur Mumcu’ların, Ahmet Taner Kışlalıların damarındanız. Gerçekleri açıklamayı daha güçlü olarak sürdüreceğiz.
Basına uzanan eller kırılacaktır. Bu kanunsuz tertipler cezasız kalmayacaktır. Türkiye tarihi bu şekilde ibret örnekleriyle doludur.
Türk basınını ve kamuoyunu göreve çağırıyoruz. Dayanışmaya çağırıyoruz. Saldırıları elbirliğiyle püskürtmeye çağırıyoruz.
Dayanışma başlamıştır. Cuma akşamı Teoman Alili’nin haber sunduğu koltuğa gazeteci Ümit Zileli oturacak ve programı sunacaktır. Bu akşam ise TGS Genel başkanı Ercan İpekçi dayanışma için Haber Masası programında bulunacaktır.
Teoman Alili derhal serbest bırakılmalıdır. “
ulusalkanal.com
Ulusal Kanal Haber Müdürü ve Haber Masası programının yapımcısı ve sunucusu Teoman Alili, Ergenekon Savcılarının talimatı ile gözaltına alındı. Yabancılar Şubesi tarafından önceki gün emniyete götürülen Alili’nin işlemlerinin tamamlanmasının ardından serbest bırakılacakken, Savcı Zekeriya Öz’ün sözlü talimatı ile TEM Şubesine gönderildiği anlaşıldı.
Alili’nin avukatları gözaltına alma gerekçesi ve kararını öğrenmek istediklerinde bilgi verilmemesi dikkat çekti.
Bilahare Alili’nin 1 Temmuz 2009 günlü imzasız elektronik posta ihbarı sonucunda takibe alındığı öğrenildi. Bugün Alili’nin evinde arama da yapıldı.
Arama kararının tarihi 13 Ağustos 2009… Yani sözde ihbardan 43 gün sonra…
İstanbul 11. Ağır CEza Mahkemesi’nin Alili’nin evinde arama yapılmasına ilişkin kararındaki gerekçeler hukuk adına, kanun adına büyük bir skandal.
İşte ara kararında yazılan Teoman’ın büyük suçları:
“Ergenekon Örgütünün propagandasını yapmak”,
“Emcet Olcaytu ve Levent Temiz’le telefonla görüşmek”
Ağustos 14, 2009 2 Yorum

Özel Harekat Dairesi Başkanı Behçet Oktay’ın intiharındaki şüpheler giderek artıyor. Oktay’ın öldürüldüğünü ileri süren Özel Harekatçı, “Fethullahçılar yıllardır Özel Harekât’a sızmaya çalışıyor. Behçet Oktay, Fethullahçıları Özel Harekât’a sokmadı” dedi.
Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekât Dairesi Başkanı Behçet Oktay’ın intiharının arkasındaki sis perdesi hala aralanamadı. Oktay’ın oğlunun gündeme getirdiği sorulardan sonra “intihar değil de cinayet mi?” sorusunu akla getirdi. Ulusal Kanal, Behçet Oktay’a çok yakın bir Özel Harekatçıyla görüştü.
Özel Harekatçı Oktay’ı şöyle anlatıyor:
“Karakterli birisidir, hayatı düzgündür. Kesinlikle intihar edecek bir insan değildir. Öldürdüler! Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda eğitim aldı. Konusunda uzman. Teşkilat’ta sevilen biri. Eski Başbakan Bülent Ecevit onu çok beğeniyordu.”
Fethullahçıların yıllardır Özel Harekât Daire Başkanlığı’na sızmaya çalıştığını söyleyen Oktay’ın yakın arkadaşı, “Fethullahçıların Emniyet’te giremedikleri tek birim Özel Harekât’tır. Behçet Oktay, Fethullahçıları Özel Harekât’a sokmadı. Cumhuriyetçi ve Atatürkçü biridir. O yüzden başka yerlere tayin etmek istediler” dedi.
Behçet Oktay’ın arkadaşı ölümüne ışık tutacak şu bilgiyi de verdi: “13 Ocak’ta kazılan Zir Vadisi’nden çıkarılan silahların üzerindeki parmak izi ve yer bilgileri Behçet Oktay’ın çıktı.”
Behçet Oktay’ın ölümü intihar da olsa bir cinayet. Psikolojik savaş medyası Oktay’ın ölümüne uzanan yolların taşlarını döşedi… İbrahim Şahin’in, Ergenekon kapsamında tutuklanmadan önce Ergenekon savcılarına verdiği 107 sayfalık ifadede “Behçet Oktay’la yakın ilişkide olduğuna dair bir takım bilgiler verdiği” öne sürülüyordu…
Oktay, Elazığ Özel Hareket Şube Müdürü Ayhan Atabek’in Ergenekon tertibiyle tutuklanmasından da kendisini sorumlu tutuyordu. Ergenekon tutuklusu Atabek ve diğer Özel Harekâtçı’ların “ağabeyleri” olan Oktay, yakınlarına, “benim yüzümden içerideler” diyormuş.
İntihar bile olsa, Özel Harekât Dairesi Başkanı Behçet Oktay, göz göre göre ölüme sürüklendi. Tıpkı Emekli Albay Abdülkerim Kırcı gibi!
ulusalkanal.com.tr
Ağustos 14, 2009 Yorum yapın
“Ergenekon” davası ile birlikte Gülen cemaati ve Kemalist kesim arasındaki tarihsel mücadele farklı bir boyut kazandı. Aslında bu süreçte iki temel dinamiğe dikkat etmek gerekiyor.Birincisi, Kemalizm’in 1990 sonrasında, önceki dönemlerin tersine topluma yönelik yapılanmaya doğru gitmesi, yani devletten kopmasa bile özerkleşme sürecine girmesidir. Kemalist kesim, ulusalcı duruşunu bir taraftan korurken, diğer taraftan da Atatürk sembolü üzerinde serbest piyasada Cumhuriyetin kuruluş günlerine öykünmesi, Post-Kemalist sürecin dinamiklerini ortaya çıkardı. Aynı süreçte çeşitli sivil toplum örgütleri de eğitim alanında yaygınlık göstermeye başladı.
İkincisi ise, İslami kesimde özel olarak Gülen cemaatinin eş zamanlı süreçte Post-İslam’ın temel dinamiklerinden biri haline gelmeye başlamasıydı. Post-İslam’a anlamını veren esas yönü ise, cemaatin son zamanlarda, özellikle de kendisini sivil toplum hareketi şeklinde sunma çabası ile kendine has etik değerleri (ekonomik ve sosyal alanda) post-modernleşmenin sunduğu imkanlarla yoğurarak neo-dinsel kolektif kimlik inşasında aramak gerekir.
Öncelikle cemaatin yükselmesinde etkili olan nesnel faktörleri görmekte fayda var. Bunlardan birincisi ABD’nin Sovyetler Birliği zamanında Orta Asya’ya kadar uzanan ve komünizme karşı İslam’ı alternatif gösteren Yeşil Kuşak Projesi’dir. Bunun Türkiye’deki ayağı, 12 Eylül’den sonra dini toplumun her alanına yayan bir devlet politikası oldu.
Diğer İslami hareketler gibi Gülen cemaati de bundan oldukça nasiplendi ve Nakşibendilikten, Said-i Nursi ve Mevlana gibi çeşitli öğretileri sentezleyip siyasal görünümünü ikinci plana iten esasında insani değerler ve rasyonelleşme üzerinden örgütlenen bir ağ oluşturmaya başladı.
Neo-liberal politikaların sosyal devlet anlayışı törpüleyen yönleri, kırdan kente göç eden kitleleri devlet odaklı formel dayanışma mekanizmalarından mahrum bıraktı ve cemaat gibi aktif dayanışmayı sağlayan mekanizmaların egemenliğine terk etti.
Yeni kapitalist dünyadaki temel eşitsizliklerin derinleşmesinin tersine sosyal devlet anlayışının gerilemesi ve bunun sonucunda Türkiye’de ortaya çıkan boşluğu en iyi şekilde cemaat doldurmaya çalıştı.
Cemaatin bugün devlet içinde örgütlenmesinin gereğini ise onun içsel özelliğinde aramak gerekir. Elisabeth Özdalga, İslamcılığın Türkiye Seyri (İletişim,2006) adlı eserinde, modernleşme sürecinde, genişleyen bürokrasi ve diğer faktörlerin de etkisi ile dinin heterodoksi (sufilik, şeyhlik vb gibi daha yakın ve duygusal bağlar) yapıdan Ortodoks görüşlerin hâkim olduğu bir anlayışa doğru kaydığı yönünde haklı bir yorumda bulunur. Böylece şehirde ekonomi-politik açıdan din çeşitli sosyal sınıfların ve statü gruplarının etkisi ile daha kararlı bir hal almış olmaktadır.
Bu süreçte birinci rolü devlet uygulamaya çalışmış olsa da cemaatlerin etkisi de önemli ölçüde sürmüştür ve hatta artmıştır.
Nur Vergin’in Ereğli’de yaptığı araştırmada (1973) sanayi tesislerinin kurulması ile birlikte sosyal değişimde köylülerin gelenekselci yönleri ile modern davranışları bir araya getiren Nakşibendi tarikatına katılmaları ile sonuçlandığını görüyoruz. Yine Işık ve Pınarcıoğlu’nun Sultanbeyli’nin kuruluş sürecini betimledikleri Nöbetleşe Yoksulluk (2002) adlı çalışmalarında da, gecekondulaşma süreçlerinde etkili olan patronaj ilişkilerde kim öncülük etmişse onun ideolojik-dinsel egemenliğinin hüküm sürdüğü ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla devlet, sosyal devlet olma sorumluluğunu nasıl cemaatlere bırakmışsa, kentleşme sürecini de piyasaya bıraktığı için benzer sosyal yapılaşmanın farklı alanlarda tezahür etmesine de neden olmuştur.
Özdalga, aynı eserinde cemaati farklı kılan üç yönüne dikkati çeker.
Bunlardan birincisi, eğitimin örgütlenmesidir.
İkincisi Max Weber’in “siyasi örgütlenmeden kurtuluş” olarak adlandırdığı cemaatçi dinin etkileri ile ilgilidir.
Üçüncüsü ise Türkiye toplumunun demokratikleştirilmesi ile orantılı olarak şiddet karşıtı ve çileciliğe dayalı bir ideoloji geliştirmiş olmasıdır. Bundan dolayı da Protestanlık gibi İslam’ın misyonerliğini kendine görev bilmektedir.
Özdalga’nın “eylemci dindarlık” olarak tanımladığı Gülen’in ise “aksiyon insanı” dediği, siyasi olmayan, kişinin gündelik ve mesleki hayatında en iyisini başarmakla görevlendiren, sürekli iş halinde olmasını savunan ve bunu da hizmet ve hayırseverlik duygusunun motivasyonu ile sağlayan ama aynı zamanda kontrol edilen eylemsellik bu misyonerliğin itici gücü niteliğindedir.
Cemaatin nasıl bir kolektif bilince sahip olduğunu kendi yayın organlarının sembolik anlamında dahi yakalanabilir.
Her biri bir “puzzle”ın parçaları gibi işlev görürken bir araya getirildiklerinde ise kolektif bilinç ve kimliğin bütününü yansıtırlar.
“Aksiyon” isminin gerekçesini zaten yukarıdaki ifadelerden çıkarılabilir.
“Zaman” ise, toplumda çok yaygın olarak bilinen ve olumlu anlamlar yüklenilen ata sözleri düşünüldüğünde ve cemaatin “eylem insanı”nın sebatkar, kararlı tutumunun zamanla mükafatlandırmayı da içeren anlamı dikkate alındığında arka plandaki imge anlaşılacaktır.
Cemaatin “aksiyon insanı”nın eğitimden ticarete, siyasetten sosyal alanın her boyutuna kadar bir “Sızıntı”yı bu minval içinde taşıyor oluşu da bütünün başka bir parçasıdır.
Cemaatin siyasi olmayan “toplumsal eylemselliği” daha çok eğitim ve ticaret alanlarındaki faaliyetlerinde görmekteyiz.
Bilimi bir çeşit ibadet dili olarak gören cemaat, İslam’ın geleneksel iman özelliğine uygun davranışlardan çok iman-ötesi (ki bu kişin toplumda yaptığı iyi işler dolayısıyla örnek bir “temsil” birey olmasını içerir) fikirlere göre hareket eder.
Cemaat tabanının talep edeceği militan eylemselliği, Allah adına hayır işleri yapmak ile bu dünyanın militanca reddi ve yeni bir sosyal düzenin kurulması için barışçı bir politika oluşturma çabası ile dengelemeye çalışmıştır. Okul içi/dışı tüm davranışlar bu yönde birer örnek olması gerektiği için devletin formel eğitim anlayışına da alternatiftir.
Bunun bir nedenini Şerif Mardin’in bir metafor olarak belirttiği, “öğretmen”in tarihsel olarak “imam” karşısındaki yenilgisinin gerekçesi olan “iyi”, “güzel” ve “doğru” hakkında İslami kesimin ve özel olarak da cemaatin her açıdan sosyalleşme süresince cevap olabilmesinde aramak gerekir.
Cemaatin dinsel hayatla sosyal ve çalışma hayatını birleştiren etik değerler ortaya koyması bu açıdan önemlidir. Başarılı öğrencilerin kaldığı yurtlardaki sosyalleşme süreçleri ve Işık Evleri gibi mekânlar bu kimliğin bütünleştirici faaliyetleridir.
Buna karşın ÇYDD’nin de burs verdiği öğrenciler ile her hafta sonu çeşitli etkinlikler düzenleyerek kendi anlayışı çerçevesinde bir sosyalleşme ağı sunması, bu açıdan cemaati ciddi anlamda rahatsız etmesi son derece anlamlıdır.
İlk dönemlerde Kemalistlerle olan mücadele, siyasi alandan çok kültürel ve kamusal alanla ilgiliydi. Günümüzde ise siyasi, kültürel, kamusal ve ekonomik alanlarda da çetin mücadelenin yaşandığı görülüyor. Kendi felsefesine uygun olarak açık siyaset yapmak yerine toplumda oluşturduğu ağ ilişkileri ile gücünü kullanmaya çalışan cemaat, kamusal alanın şekillendirilmesinde sessiz ama önemli bir güç olarak varlığını hissettiriyor.
Yetiştirmiş olduğu kadroların bürokraside yükselmesi, Emniyet gibi kritik yerlerde yaygınlık kazanması, AKP’nin hükümetten iktidara doğru kaymasına paralel olarak, cemaatin de devletleşme yönelimi içinde olduğunu gösteriyor.
Bu açıdan derin devletin de bir değişim sancısı çektiği biliniyor. Örnek olarak, toplumsal eylemlerde sarkık bıyıklı polisler yerini badem bıyıklı polislerin alması verilebilir!!
Tüm insanlığı kuşatan evrensel sevgi, dindarlık, alçakgönüllülük, özeleştiri, siyasi olmayan toplumsal eylemcilik ve profesyonellik (eğitim) gibi ortak değerlerin aktörü olarak gören cemaat yandaşları aslında insani değerlerin insani bir sorumlulukla değil, cemaat sayesinde farkına varılan bir tutum olduğu izlenimi ortaya çıkarmaktadırlar ki o derece cemaatle bu değerler özdeşleştirilmektedir.
Dolayısıyla bu ortak değerler cemaatin amaçları doğrultusunda amaç olarak değil, araç olarak kullanılmaktadır. Toplumun cemaatin eğitim kurumlarını kaliteli, cemaati de bu açıdan hoşgörülü bulma yönündeki yanılgısının altında ise ortak değerlerin amaç olarak görülmesi yatmaktadır.
Cemaat böylelikle her kutuplaşma ve çatışmanın çözümü olacak toplumsal barışın kendi egemenliği altında gerçekleşebileceği düşüncesini beslemektedir.
Üzerinde durulması gereken önemli bir nokta da Gülen okullarının laikleşme eğilimi gösterdiği yolundaki yanılgıdır. Oysa laiklik eğitimin veriliş şekli ile değil, yetiştirmiş olduğu bireylerin toplumdaki davranışları ile ilgilidir.
Laik eğitimin verilmesi formel eğitim dışında laik davranıldığı sonucunu çıkarmaz. Asıl önemli taraf, sosyalleşme sürecinin nasıl şekillendirildiğidir.
Laik birey, hiçbir güce bağlı kalmadan bağımsız düşünebilme ve davranabilme yetisine sahiptir. İnsani değerleri cemaat sayesinde kazanan bireyin ne derece laik ve özgür olduğu tartışmaya açıktır.
Bu noktada cemaatin hümanist açıdan yorumu da yanlış ve eksik bir yorumdur.
Ercan Geçgin
odatv.com
Ağustos 14, 2009 1 Yorum
Ben de faturayı görene kadar bu hikayeye inanamadım. Ankara’da ikamet eden B.S, iki aydır Kayseri merkezli bir tarikatın peşinde. Sebebi, cep telefonundan bu tarikata yaptığı bağış. B.S. “Ben bağış yapmadım” diyor. Cep operatörü AVEA ise “Bizce bir sorun yok” açıklamasında bulunuyor.
Sonra işler acayip hale geliyor.
****
B.S. Milli Eğitim Bakanlığı tarifesinden AVEA hatlı bir cep telefonu kullanıyor. Hattın Mayıs faturası eline ulaştığında, şaşırıp kalıyor. Çünkü 40 liralık faturanın 10 lirasını “Bağış – VERENEL” adlı bir kalem oluşturuyor. Halbuki kendisi böyle bir bağışta bulunduğunu hiç hatırlamıyor.
İlk iş olarak “Verenel”in ne olduğunu araştırıyor. Karşısına Kayseri merkezli bir yardım teşkilatı çıkıyor. Dernek yalnızca Avea faturalı hatlarından SMS kanalıyla bağış topluyor. B.S. hemen Avea müşteri hizmetleriyle irtibat kuruyor ve iki kez şikayette bulunup 10 liralık tutarın tarafına iadesini istiyor.
Bakın sonra neler oluyor…
****
AVEA B.S’nin şikayetini incelemeden kendisine bir SMS gönderdi. SMS gayet açıktı. Fatura itirazının incelendiği ve herhangi bir sorun olmadığı sonucuna varıldığı bildirilmişti. Oysa B.S. Avea müşteri hizmetlerinden bu mesajın cep telefonundan gönderildiğini ispatlayacak IMEI kodunu kendisine iletmelerini de istemişti. Bu talebi de karşılanmadı.
B.S ısrarcı olunca AVEA bu defa da “Sizin telefonunuzdan bir başkası bağış SMS’i göndermiştir” açıklamasında bulundu. Çok garip bir cevap değil mi?
Kaldı ki B.S. cep telefonundan kendisi dışında herhangi birinin mesajlar menüsüne girmemesi için özel düzeyde güvenlik şifresi kullanan bir aboneydi. Tabi AVEA bunu bilmiyordu.
****
B.S Haziran ayı içinde 3 kez daha AVEA ile tutarın iadesi konusunda görüşme yaptı ama yine olumlu yanıt alamadı. Çünkü AVEA “Böyle bir iade prosedürümüz yok” diyordu.
Bunun üzerine B.S. 15 Temmuz’da cep telefonu piyasasının düzenleyici otoritesi olan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na (BTK) şikayette bulundu. Şikayetinde, “AVEA firmasına gerekli cezanın verilmesi ve benden fazla kesilen 10 liralık bedelin tarafıma iade edilerek son durumla ilgili tarafıma ivedilikle cevap verilmesi için sizlerin yardımını rica ediyorum” dedi.
BTK’ya şikayetinden tam 2 gün sonra AVEA’dan arandı ve faturasındaki 10 liranın iade edileceği bilgisi verildi. Şikayeti sonuç getirmişti. Ancak bunun için 2 aydan fazla uğraşması gerekmişti.
****
Peki nedir bu VERENEL?
Deniz Feneri, Kimse Yok mu gibi İslami yardım derneklerinden biri olan Verenel Derneği, Kayseri Yahyalı’da merkezi olan bir Nakşibendi tarikatına bağlı faaliyet yürütüyor. Ali Ramazan Dinç’in başında olduğu tarikat Türk siyasetinde de etkin. Dinç, manevi babası Ramazanoğlu Mahmut Sami’den postu devralıyor ve son 10 yılda tıpkı İskenderpaşa tarikatı gibi şirketleşme, özel okul yatırımları gibi değişik ticari faaliyetlere yöneliyor.
Gelelim can alıcı sorulara….
AVEA Verenel Derneği’ne abonelerinin bilgisi dışında bağış mı topluyor?
Bu suç değil mi?
AVEA’ya bu şekilde gelen başka şikayetler var mı?
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na bu yönde başka şikayetler oldu mu?
Verenel Derneği’ne AVEA hatları üzerinden ne kadarlık bir bağış toplandı?
Bu sorular şimdi yanıt bekliyor.
Tutkun Akbaş
Odatv.com
avea faturası
Ağustos 5, 2009 Yorum yapın
Ziir Vadisi’ndeki aramaya katılan polislerden üçü, İşçi Partisi Genel Merkezi ve Gazi Üsteğmen Serdar Öztürk’ün işyeri aramalarını yapanlar olduğu ortaya çıktı. İşçi Partisi’nde “Karargah evleri” adlı MİT belgesi, Serdar Öztürk’te de sahte “İrticayla Mücadele Eylem Planı” belgesi çıkmıştı. Ziir Vadisi’nde ise çok sayı da mühimmat… Provokasyon belgeleri ve şaibeli aramaların “Ankara’dan çıkması ve aramalara hep o üç polisin neden katıldığı?” sorsusu ise hala yanıtsız.
Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi’nde 26 Haziran günü görülen duruşmada Yarbay Mustafa Dönmez, Ziir Vadisi’nde bulunan askeri mühimmatı polisin gömdüğünü söyledi. Ulusal Kanal, bu beyan üzerine Yarbay Mustafa Dönmez’in evi ve Ziir Vadisi’ndeki arama el koyma tutanaklarını mercek altına aldı.
7 Ocak 2009 günü Yarbay Dönmez’in “900. Ana Depo Şehit Üsteğmen Hasan Şahan Kışlası Lojmanları”ndaki evi aranıyor. Evde el konulan “61. numaralı ajandanın içerisinde; el yazısı ile yazılmış ve çizilmiş bir kroki” bulunuyor. Ergenekon savcısı Zekeriya Öz, aramanın yapılmasından 5 gün sonra Emniyet’e krokide bulunan noktanın aranması talimatını veriyor. Polis 12 Ocak 2009 günü hareket geçiyor. Saat 18.20′de Ziir Vadisi’nde krokide belirtilen 12A noktasında arama çalışmalarına başlıyor. 12A noktasında iş makineleriyle kazı yapmadan mühimmat bulunuyor. Bu yazının devamını oku
Haziran 25, 2009 Yorum yapın
kemal karpat
“Hilafet kaldırılmasaydı da Türkiye laik olurdu” gerekçesiyle “hilafetin kaldırılmaması gerektiğini” savundu. Obama’nın dünyanın görebileceği en güzel insanlardan biri olduğunu söyledi. “Yıllarca İslam’a karşı Haçlı mantığıyla hareket etmiş, bizi yok etmek, yok saymak istemiş olan Batı’nın şimdi İslam’ı tanıması ‘ılımlı İslam’, ‘liberal İslam’ tanımları üzerinden Fethullah Gülen gibi liderlere yaklaşmaya çalışması büyük bir dönüşümdür,” sözleriyle anıldı. Kemal Karpat, katıldığı son Abant toplantısında, bu kez bir başka inciyle karşımıza çıkıyor.
Abant toplantılarının gururlu müdavimleri liberal yazarlarımız da gene ölçüsüzce alkışlıyor.
Hadi Uluengin’in ne geçmişine, ne bugününe gireceğim. Yeterince yazıldı, çizildi. Yalnızca son alkışın ondan geldiğini belirtmekle yetineceğim. (Hürriyet, 23.6. 2009)
Uluengin’in çılgınca alkışladığı Karpat sözleri şunlar: “Mesele elitlerde değil, elit kültüründedir; elit kültürü demokrasiyle uzlaşmaz.”
Kuşkusuz her ikisi de elit kültürü derken öncelikli olarak cumhuriyet kültürünü, Kemalizm adına geriye ne kaldıysa onu anlıyorlar.
Peki Uluengin ile Karpat’ın karşı çıktığı Kemalizm’in sınıfsal dayanakları mı? Burjuva düzenine mi itirazları var?
Kemalistler’in Kürtler’e bakışlarındaki statükoculuğa, kimilerinin hala Kürtler’i aşağı görmesine mi karşı çıkıyorlar? “Radyo veriyorsunuz, televizyon veriyorsunuz, biraz daha derken talepler artıyor. Bu taleplere son verilmesi gerekir,” diyen Karpat, Mardin katliamına ilişkin olarak “tüm bu köhneliklerin de Kürt olduğunu söylemekten caymayacağım,” diyen Uluengin değil mi?
Bu coğrafya insanlarının demokratik haklarına en büyük saldırıyı gerçekleştirebilmek üzere yapılan 12 Eylül darbesinin getirdiği düzene mi itiraz ediyorlar? Hayır, o da değil. Karpat, “Turgut Özal’ın iktidara gelmesiyle demokratik tatbikata geçildiğini,” söylüyor. Uluengin’in Özal hayranlığınınsa onu “İkinci Adam”lığa çıkarmaya yettiğini biliyoruz.
Hilafetle, Obama’yla, sınıf sömürüsüyle hiç sorunu olmayan bu iki ismin cumhuriyetçi kültürle ne alıp veremediği var o zaman? Geriye ne kalıyor?
Geriye “tepeden inmecilik” adıyla andıkları Jakobenizm, yüksek kültür, liyakat ilkesi ve kamuculuk kalıyor: başka deyişle aydınlanmacı, cumhuriyetçi düşünce ve değerler.
“Tepeden inmecilik” derken, bir takım elitlerin halkı yönetmesini, yönlendirmesini anlıyorlar.
Peki, bugün “demokrasi” dedikleri şey nedir? Abant toplantıları katılımcılarının, “yeni elitlerin” yönetimi değil mi? “Elitist kültüre” karşı olup da, “elitlere” karşı olmamalarının nedeni bu olabilir mi?
Hangi elitizm?
Aydınlanmanın en kamucu filozofu Rousseau, temsili demokrasiyi oligarşiye (yeteneksiz ve yalnızca kendi çıkarları adına hareket eden bir elitler yönetimine) en açık rejimlerden görüyordu.
Şaşırtıcıdır: Aydınlanma’nın bu en kamucu filozofunun, en kamucu gördüğü rejim “aristokrasi” diye adlandırdığı rejimdi. Ancak aristokrasiden, oligarşiyi değil, soyluların yönetimini de değil, ehillerin yönetimini, çeşitli düzenlemeler ve denetim mekanizmalarıyla kamu çıkarı lehine davranmak zorunda bırakılan, kültürlü ve ehil kişilerin yönetimini kastediyordu.
Bugünün Türkiyesi açısından bakıldığında, Rousseau’nun söyledikleri, benim gözümde hilafetin ve tarikatlara teslimiyetin karşısında aydınlanmacı, Mardin katliamlarına karşı eğitimci, Özallar’a karşı kalkınmacı, eşitlikçi bir yönetime açılan yolu simgeliyor.
Elbette, bunun yolu da bağımsızlıktan, laiklikten, devletçilikten ve yüksek kültürden, Türk Beşleri’nden, Köy Enstitüleri’nden geçiyor. Başka deyişle, Karpat ile Uluengin’in “elitist kültür” diye adlandırdıkları şeyden…
Karpat ile Uluengin’in “elitist kültür” dediklerini koruyup, oligarşik demokrasinin “yeni elitlerinden” arınmaktan…
Deniz Hakyemez
Odatv.com
Haziran 25, 2009 Yorum yapın
ASKER, “DARBE BELGESİ BİZİM DEĞİL” DEDİ PEKİ BU BELGEYİ KİM ÜRETTİ?
Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı, günlerdir ülke gündemini işgal eden “İrtica ile Mücadele” başlıklı fotokopi metne ilişkin soruşturmayı bugün tamamladı ve sonuçlarını açıkladı. Savcılık, “Bu belgeyi asker düzenlemedi” dedi.AKP’nin suç duyurusunda bulunduğu belgenin Genelkurmay Başkanlığı karargahında düzenlenmediğini bildiren Askeri Savcılık, böyle bir belgeyle ilgili olarak gerek elektronik ortamda, gerekse yazılı kayıtlarda “herhangi bilgi, belge, emir veya emareye rastlanılmadığını” belirtti.
Savcılığın açıklaması şöyle:
“Taraf gazetesinde yayımlanan belgenin Genelkurmay Başkanlığında hazırlanmadığı, böyle bir belgenin mevcut olmadığı anlaşıldığından ve aslı bulunmayan fotokopi belgenin 4. sayfasındaki imza bloğunda Albay Dursun Çiçek’in isminin üzerinde yer alan imzanın, şüpheli Deniz Piyade Kurmay Albay Dursun Çiçek’e ait olduğuna, bu belgenin hazırlanması ve herhangi bir kişiye verildiğine ilişkin şüpheli hakkında delil bulunmadığından, soruşturma konusu olay ve Çiçek ile ilgili itiraz yolu açık olmak üzere kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği …”
Askeri Savcılık, Taraf gazetesinde yayımlanan belgenin aslının mevcut olmaması nedeniyle, bu belgenin hangi amaçla kim veya kimler tarafından üretildiği, üretenlerin amaçları, özellikle Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir şekilde hedef alınıp alınmadığı ve belgenin Taraf gazetesi muhabirine ulaştırılmasıyla aynı gazetede yayımlanması olayları hakkında adliye mahkemelerinin görevli ve yetkili oldukları anlaşıldığından, itiraz yolu açık olmak üzere Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığının görevsizliğine karar verildiğini bildirdi.
Savcılık, soruşturma dosyasının “gereğinin takdir ve ifası” için görevli ve yetkili İstanbul Başsavcılığına gönderilmesine de karar verdi.
İstanbul Başsavcılığının şimdi şu sorulara yanıt bulması gerekiyor:
1) Fotokopi belge askeriyeye ait olmadığına göre belgeyi kim, nerede, hangi maksatla üretti?
2) Belgenin aslı var mı? Aslı yoksa belge kesin olarak sahte mi?
3) Fotokopi belgenin Genelkurmay karargâhında hazırlanmadığı ortaya çıktı ama imza Kurmay Albay Çiçek’e ait. Çiçek ise “Böyle bir belge imzalamadım” diyor. Bu veriler ışığında Çiçek’in imzası kullanılarak askere komplo mu düzenledi? Komplonun senaristti kim?
4) Ergenekon Savcıları Askeri Savcılığa rağmen Çiçek’in ifadesine başvuracak mı?
5) Fotokopi belgenin Ergenekon mahkemesine delil olarak sunulmasında ısrar edilecek mi?
Odatv.com
Haziran 21, 2009 Yorum yapın
Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın “İrticayla Mücadele Eylem Planı Genelkurmay’a ait değil” kararı üzerine, “belgeyi kim hazırladı?” sorusuna yanıt aranmaya başlandı. Ulusal Kanal, “sahte belgeyi hazırlayan kim?” sorusuna ışık tutacak bir ip ucu yakaladı. Ergenekon tertibinin sahte belgeleri hep Ankara’daki aramalarda bulundu. Aramalara katılan üç polis de aynı… Neden Ankara, neden hep o üç polis sorusunun yanıtı belgenin kimler tarafından hazırlandığı ve gazi üsteğmen Serdar Öztürk’ün bürosuna kimler tarafından konulduğunu ortaya çıkaracak…
“İrticayla Mücadele Eylem Planı”nı kim hazrıladı? Şimdi kamuoyu bu sorunun cevabını arıyor. Ulusal Kanal, belgeyi kimin hazırladığını ortaya çıkaracak çok önemli bir ip ucuna ulaştı.
Ergenekon tertibindeki “provokasyon belgeleri” hep Ankara’daki aramalardan çıktı. Sahte “İrticayla Mücadele Eylem Planı”. belgesinin de gazi Üsteğmen Serdar Öztürk’ün bürosunda bulunduğu iddia edildi. 21 Mart 2008 tarihinde İşçi Partisi Genel Merkezi’nde de yapılan aramalardan “İP/Karargâh evleri” adlı Türk Ordusu’nu hedef alan uydurma bir MİT belgesi çıkmıştı.
“Provokasyon belgeleri”nin Ankara’daki aramalardan çıkması üzerine Ulusal Kanal, Gazi Üsteğmen Serdar Öztürk, İşçi Partisi, Eski 1. Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon, oğlu Tolga Tolon ve Avukat Hüseyin Buzoğlu’nun ev işyeri arama ve elkoyma tutanaklarını karşılaştırdı.
Gazi Üsteğmen Öztürk’ün işyeri aramasına katılan 1′i başkomiser 3 Terörle Mücadele Şube polisinin 21 Mart 2008 tarihinde İşçi Partisi Genel Merkezi aramasına katılan üç polis olduğu, arama tutanaklarının karşılaştırılmasıyla ortaya çıktı.
Gazi Üsteğmen Öztürk’te “İrticayla Mücadele Eylem Planı”, İşçi Partisi’nde ise “İP/Karargahevleri” isimli Türk Ordusu’nu hedef alan provakasyon belgelerinin bulunduğu iddia edilmişti.
İşçi Partisi ve Serdar Öztürk’ün yanı sıra Emekli Orgeneral Hurşit Tolon, Ali Tolga Tolon ve Avukat Hüseyin Buzoğlu’ndan da provokasyon belgeleri bulunduğu öne sürülmüştü.
İşçi Partisi ve Serdar Öztürk’ün işyeri aramalarına katılan 3 polisten 2′si, Avukat Hüseyin Buzoğlu’nun da bürosundaki aramalara katılmış. İşçi Partisi’ndeki aramalara katılan 2 polis, Eski 1. Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon’un evinde yapılan aramalarda da hazır bulundu. İşçi Partisi ve Tolon aramalarına katılan Terörle Mücadele Şube polislerinden birinin Avukat Hüseyin Buzoğlu’nun işyeri aramasında da yer aldığı anlaşıldı.
Üsteğmen Serdar Öztürk’ün işyeri aramasına katılan diğer bir TEM polisi de 9 Ocak günü Avukat Buzoğlu’nun işyerindeki aramalara katılmış.
Eski Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç’ın da avukatı olan Hüseyin Buzoğlu’nun aramasına katılan polislerden 3′ü, Eski 1. Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon’un oğlu Ali Tolga Tolon’un evinin aramasını da yaptılar. Avukat Buzoğlu’nun hukuk bürosudan da kendisine ait olmayan ve içi provokasyon belgeleriyle doldurulmuş 4 GB büyüklüğünde bir flash bellek çıkmıştı.
Tutanaklardan çıkan sonuç şu: 10 TEM polisi “provokasyon belgesi” çıkan Ankara’daki beş önemli aramalara katıldı. İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü bu kişi ve kurumların aramalarındaki bu “tesadüfî ortak yönleri” soruşturup soruşturmayacakları merak konusu. Ancak sahte İrticayla Eylem Planı belgesinin kimler tarafından hazrılandığı ve kimler tarafından gazi üsteğmen Öztürk’ün bürosuna konulduğunun ortaya çıkarılması açısından önemli bir ip ucu olarak adli makamların önünde duruyor.
ulusalkanal